Dinimİslam'a Hoşgeldiniz

İslam üzere ölmek,tek kurtuluştur...

Öğrenmek için tıkla

İMAN ESASLARI

İslam üzere ölmek,tek kurtuluştur...

Öğrenmek için tıkla

ALİMLERİMİZ

İslam üzere ölmek,tek kurtuluştur...

Öğrenmek için tıkla

VİDEO GALERİ

İslam üzere ölmek,tek kurtuluştur...

Öğrenmek için tıkla

FARZLAR

İslam üzere ölmek,tek kurtuluştur...

Öğrenmek için tıkla
Dinim İslam

MELEKLERE ÎMÂN

tarihinde yayınlandıYorum yapınDİN İLMİ, MELEKLER içinde yayınlandı

Günümüzde birçok insanın yanlış bilgilere sahip olduğu konulardan bazıları da meleklere iman konusuyla alakalıdır. Meleklerin sıfatlarını bilen kimse bu yanlışlara düşmez.

  • Meleklerin sıfatları:
  • Nurdan yaratılmışlardır
  • Cinsiyetleri yoktur, yani dişi veya erkek değillerdir
  • Yemezler, içmezler ve uyumazlar
  • Allâh’ın hiçbir emrine karşı gelmezler, O’nun emirlerine uyarlar
  • Hepsi Allâh’ın evliyâ kullarıdır

En üstün melekler şunlardır: Cebrâîl, Mîkâîl, Azrâîl, İsrâfîl, Rıdvân ve Mâlik (aleyhimusselâm).

  • Meleklerin her birinin vazifesi vardır:

– Cebrâîl: Peygamberlere vahiy getiren melektir.

– Mîkâîl: Doğa olaylarını idâre etmekle görevli olan melektir.

– İsrâfîl: Sûra üflemekle görevli olan melektir.

Azrâîl: Rûhları almakla görevli olan melektir.

– Ratâîl: Evliyâların kalbindeki hüznü almakla görevli olan melektir.

– Münker ve Nekîr: Kabirde sual sormakla görevli olan meleklerdir.

– Rakîb ve Atîd: Kulların amellerini yazmakla görevli olan meleklerdir.

– Koruyucu Melekler: Her insanla beraber sekiz melek vardır. Bunların görevi, insanı cinlerin şerrinden korumaktır.

– Getirilen salavâtları Peygamber Efendimize, ismen ulaştıran melekler vardır.

– Arş’ı taşıyan dört melek vardır.

Bunların haricinde, ağaçlardan düşen yaprakları saymak ve bulutları yönlendirmek gibi vazifeleri olan melekler de vardır.

 

Zikredilenlerden anlaşılıyor ki, şeytan meleklerden değildir; onların en üstünü, en bilgilisi ve hocası da değildir. Rabbimiz El-Kehf Sûresi’nin 50. Âyet-i Kerîmesi’nde buyuruyor ki:

 

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ

  

Mânâsı: “Meleklere, Âdem’e secde etmelerini emrettik; secde ettiler ama İblis secde etmedi; o cinlerden idi; Rabbinin emrine karşı geldi.”

Uyarı: Şeytan, önceden meleklerle birlikte Cennet’te Allâh’a ibadet ederdi; ismi Azâzîl idi. Sonra Allâh’ın emrine karşı geldi ve Cennet’ten kovuldu.

 

 

Rabbimiz Et-Tahrîm Sûresi’nin 6. Âyet-i Kerîmesi’nde, melekler hakkında buyurdu ki:

 

لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

 

Mânâsı: “Melekler Allâh’ın emirlerine karşı gelmez, ancak onlara verilen emirleri yerine getirirler.”

 

Meleklerin en faziletlisi Cebrâîl’dir. İblis, ondan daha faziletli değildir ve ondan daha bilgili de değildir. Şimdiye kadar zikrettiklerimizden anlaşılıyor ki, bazı insanların Melekler hakkında zikrettikleri bazı hikâyeler uydurmadır. Bu hikâyelerden birinde şöyle anlatılmakta : “Allâh, Hârût ve Mârût adındaki iki Meleği dünyaya gönderdiğinde onlar içki içtiler, gördükleri güzel bir kadınla zina yaptılar ve daha sonra bu zinâdan doğan çocuğu öldürdüler.” Bunlar kesinlikle iftiradır.

Uydurma olan başka bir hikâyede de diyorlar ki: “Allâh, Âdem Peygamberin yaratılması için Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl’e yeryüzünün çeşitli topraklarından almalarını emretti. Onlar yeryüzünden toprak almak istediklerinde yer konuştu ve onlara dedi ki: ‘Ben, size toprağımdan insan yaratılıp, ileride Cehennem’de yanması için vermem.’ Bunu duyan Cebrâîl, Mîkâîl ve İsrâfîl yeryüzündeki topraktan almamaya karar verdiler.Azrâîl ise toprağın sözünü dinlemedi ve zorla topraktan aldı. Bunun için de ona canları alma vazifesi verildi.” diyorlar. Bu hikâyede, hâşâ Cebrâîl, Mîkâîl ve İsrâfîl Meleklerine, Allâh’ın emrini yerine getirmedikleri nispet ediliyor. Bu kıssanın da dinimizde kesinlikle yeri yoktur.

Bu iki hikâyenin uydurma ve iftira olduğunu Et-Tahrîm Sûresi’nin 6. Âyet-i Kerîmesi’nden anlıyoruz. Rabbimiz buyurdu ki:

لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

Mânâsı: “Melekler, Allâh’ın emirlerine karşı gelmez, ancak onlara verilen emirleri yerine getirirler.”

Melekler hakkında söylenen başka bir uydurma bilgi ise onların dişi oldukları bilgisidir. Bu, kesinlikle Müslümanlar’ın inancına terstir; çünkü Rabbimiz Ez-Zuĥruf Sûresi’nin 19. Âyet-i Kerîmesi’nde kâfirleri kötüleyerek buyurdu ki:

وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ

Mânâsı: “Onlar, Er-Rahmân’ın kulları olan meleklerinin dişi olduklarını iddia ettiler. Onların yaratılışına şahit mi oldular?”

Meleklerin kadın olduğuna inananlar İslâm dairesi dışında olanlardır. Rabbimiz En-Necm Sûresi’nin 27. ve 28. Âyet-i Kerîmeler’inde buyuruyor ki:

إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلَائِكَةَ تَسْمِيَةَ الْأُنثَى وَمَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا

Mânâsı: “Âhiret gününe îmân etmeyenler, Meleklerin dişi olduklarını iddia ediyorlar; hâlbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz ki zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez.”

ALLÂH’A ÎMÂN

tarihinde yayınlandıYorum yapınDİN İLMİ içinde yayınlandı

Allâh’a Îmân: Allâh’a ve O’nun bildirdiği her şeye teslimiyetle inanmaktır. Mükellefe farz olan ilk şey Allâh’ı tanımaktır, yani Allâh’a yakışan sıfatları bilip, o sıfatlarla vasıflı olduğuna îmân etmek ve O’nu, O’na yakışmayan sıfatlardan tenzîh etmektir. Allâh’ın sıfatları çoktur, ancak bunların 14’ü Kur’ân-ı Kerîm’de çokça zikredilmiştir. Bu sıfatları Peygamber Efendimiz ﷺ herkese öğretmeye çalışmıştır. Bundan dolayı âlimler, Allâh’ın bu 14 sıfatını her mükellefin bilmesinin farz olduğunu bildirdiler.

Allâh’ın 14 Sıfatı: El-Vucûd: Allâh vardır. Varlığında şüphe yoktur. El-Kidem: Allâh’ın varlığının başlangıcı yoktur. El-Bekâ’: Allâh’ın varlığının sonu yoktur. Allâh yok olmaz ve ölmez. El-Vahdâniyyeh:  Allâh’tan başka ilâh yoktur. O, birdir. El-Kiyâmu Binnefs: Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir. El-Hayât:  Allâh ezelî ve ebedî hayat ile mevsuftur. O’nun hayâtı rûha, kalbe, ete, kemiğe, damara ve sinir sistemine bağlı değildir. Çünkü Allâh bunlara muhtaç değildir. El-İlm: Allâh ezelî ve ebedî ilmi ile her şeyi bilir. Geçmişte olanı, şimdi ve gelecekte meydana gelecek olan her şeyi bilir. Es-Sem: Allâh,  kulağa ve başka bir organa ihtiyâcı olmaksızın her şeyi işitir. El-Bašar: Allâh her şeyi, göze veya başka bir organa ihtiyâcı olmaksızın her şeyi görür. El-İrâdeh: Her şey Allâh’ın dilemesiyle olur. O’nun dilediği olur, dilemediği ise olmaz. El-Kudrah: Allâh her şeye kâdirdir. El-Kelâm: Allâh ezelî ve ebedî Kelâmı ile tekellüm eder. O’nun Kelâmı harf, ses ve lügat ile değildir.  O’nun kelamı yaratılmışların kelâmına benzemez. Et-Tekvîn: Allâh, her şeyin yaratıcısıdır. El-Muĥâlefetu Lilhavâdis: Allâh yaratılmışlara benzemez.

Uyarı: Allâh-u Teâlâ’nın bize bildirdiği sıfatlarına, bildirdiği gibi inanmamız farzdır. Rabbimiz En-Necm Sûresi’nin 42.  Âyet-i Kerîmesi’nde şöyle buyuruyor:

وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى

Mânâsı: “Allâh-u Teâlâ tefekkür, tasavvur ve hayal edilemez.”

Bunu Peygamber Efendimiz  ﷺ sahâbîlerine öğretmiştir. İmâm Taberânî’nin “El-Mu’cem El-Evsat“ adlı kitabında rivâyet ettiğine göre, Kur’ân-ı Kerîm’in tercümanı diye adlandırılan, Efendimizin amcasının oğlu Abdullâh İbn-i Abbâs şöyle buyuruyor: “Allâh’ın yaratmış olduğu şeyleri (Kudretinin yüceliğini idrak etmek için) tefekkür ediniz. Ancak Allâh’ın Zâtını tefekkür etmeyiniz!”

Bunun sebebini ise, Peygamberlerden sonra en faziletli kişi olan Ebû Bekir Radiyallâh’u Anh şu sözüyle açıklamıştır: “Yaratanı bilmek, O’nu düşünmekten aciz olduğunu idrak etmektir.  Ancak bununla yetinmeyip, O’nu düşünmek, hayâl ve tasavvur etme yoluna koyulmak, kişiyi şirke ve küfre götürür.”  Çünkü hayâl edilebilenin, elbette ki mekânı, hacmi, sınırı ve şekli vardır.  Allâh-u Teâlâ’yı bu vasıflarla nitelendiren kimse ise, Zâtının hiçbir şeye benzemediğini bildiren Rabbimizi, yaratılmışlara benzetmiş olur.

Faydalı Bilgi: Allâh-u Teâlâ’yı yaratılmışlara benzeten, O’nun bir mekânı olduğuna, Arş’ta oturduğuna, zatıyla her yerde ve mekânda olduğuna, cisim olduğuna, hacmi olduğuna, ışık olduğuna, şekli olduğuna, ortağının olduğuna veya rûh olduğuna inanan kimsenin inancı bozuktur, Müslüman değildir. Allâh’a sövenin, “Allâh’ın oğlu“ veya “Allâh baba“ diyenin de inancı bozuktur, İslâm’dan ayrılmıştır. Yukarıda beyan edilen durumlardan herhangi birine düşen kimse, hemen İslâm’a girme niyetiyle Kelime-i Şehâdet’i söyleyip İslâm’a dönmelidir. Şehâdet’i söylemeden “Tövbe”, “Estağfirullâh”, “Ya Rabbi beni affet“ gibi sözleri söylemesi ona fayda vermez.

KELİME-İ ŞEHÂDET’İN MANASI

tarihinde yayınlandıYorum yapınDİN İLMİ içinde yayınlandı

 

“Kelime-i Şehâdet“ ifadesi “kelime“ ve “şehâdet“ sözcüklerinden oluşan bir tamlamadır. “Kelime“; söz, “Şehâdet“ ise, şahitlik etme, tanıklık yapma anlamına gelir. Arapçada “şehâdet etme“ hem bilme, hem inanma hem de dil ile ikrâr etme anlamlarını içerir. Kelime-i Şehâdet’i, manasını bilerek ve ona îmân ederek söylemek her mükellefe farzdır. Öyle ki gayrimüslim olanın İslâm’a girmek için derhal, Müslüman’ın ise namazlarında Kelime-i Şehâdet’i söylemesi vaciptir. Kelime-i Şehâdet’in Arapça metni şöyledir:

أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ

“Şehâdet ederim ki Allâh’tan başka İlâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki Muhammed ﷺ Allâh’ın Resûlüdür.“

Kelime-i Şehâdet bazen şu şekilde söylenir:

أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

Bu da: “Şehadet ederim ki Allâh’tan başka İlâh yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed  ﷺ O’nun kulu ve Resûlüdür.“ anlamına gelir.

Kelime-i Şehâdet iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm Allâh inancıyla, ikinci bölüm ise Peygamber inancıyla ilgilidir. Birinci bölümde “Eşhedu ellâ ilâhe illallâh“ derken Allâh’tan başka İlâh olmadığına şehâdet ediyoruz. Yani Allâh’ın tek İlâh olduğunu, O’ndan başka İlâh bulunmadığını ifade ediyoruz. İlâh ise bütün yaratıkları yoktan var eden ve ibâdet edilmeye hakkıyla lâyık olan demektir. Allâh’ın tek ilâh olduğuna ve O’ndan başka ilâh olmadığına inanmaya İslâm’da “Tevhîd İnancı” denir. Tevhîd inancı ise İslâm inancının esasıdır. Bir kimse tevhîd inancına sahip olmadığı sürece Müslüman olamaz. İkinci bölümde ise Efendimiz Muhammed’in ﷺ Allâh tarafından insanlara ve cinlere Peygamber olarak gönderildiğine şehâdet ediyoruz. Peygamberler Allâh’ın hükümlerini, emirlerini ve yasaklarını, O’ndan vahiy ile alarak Allâh’ın kullarına bildiren kişilerdir. İşte biz şehâdet kelimesini söylerken Efendimiz Muhammed’in ﷺ Allâh’ın Peygamberi olduğuna şahitlik etmekteyiz. Peygamber Efendimize ﷺ îmân etmek aynı zamanda bildirdiği her şeyin hak ve doğru olduğuna inanmak demektir. Şüphesiz bütün Peygamberler Allâh’tan haber verdikleri her konuda sâdıktırlar, bu konuda onlardan en küçük bir hata meydana gelmez. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamber Efendimiz ﷺ hakkında En-Necm Sûresinin 3. ve 4. Âyetinde meâlen şöyle bişdirilmiştir: “O, kendi hevâsına (arzusuna) göre değil, ancak kendisine vahyedilenleri bildirir.” Her kim Peygamber Efendimizin ﷺ haber verdiğini bildiği herhangi bir şeye inanmaz veya ona razı olmaz ise îmân etmiş olmaz.

Kelime-i Şehâdet’in iki kısmı bir bütündür. Efendimiz Muhammed’in ﷺ Allâh’ın Peygamberi olduğuna ve bildirmiş olduğu her şeyde sâdık olduğuna şehâdet etmeyen kimseler, Allâh’ın varlığına inanıyor olsalar bile, kesinlikle Mümin değillerdir. Ve bu hâl üzere ölürlerse sonları şüphesiz ebedî Cehennem’dir.

El-Feth Sûresinin 13. Âyet-i Kerîmesi’nin anlamı şöyledir: “Her kim Allâh’a ve Peygamberine inanmazsa, bilsin ki, biz kâfirler için Cehennem’i hazırlamışızdır.” Başka bir Âyet-i Kerîme’nin anlamı da şöyledir: “De ki: Allâh’a ve Peygambere iman edin! Eğer yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allâh, kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân / 32) Peygamber Efendimize ﷺ inanmayanların kâfir oldukları ve onlar için Cehennem’in hazırlandığı açıkça ifade edilmiştir. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz ﷺ meâlen: “Allâh’ın adına yemin ederim ki bu ümmetten olan Yahudi veya Hristiyan, beni duyup da bana ve getirdiğim şeylere îmân etmeden ölürse muhakkak ki Cehennem ehlinden olacaktır.” İmâm Muslim bu hadisin sahîh olduğunu bildirmiştir.

EN FAZÎLETLİ AMEL

tarihinde yayınlandıYorum yapınDİN İLMİ içinde yayınlandı

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla

İmâm Buhâri’nin rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te Peygamber Efendimiz ﷺ mealen şöyle buyuruyor: “Amellerin en fazîletlisi Allâh’a ve Resûl’üne îmân etmektir. “Allâh’a ve Allâh’ın Resûl’ü Efendimiz Muhammed’e ﷺ îmân etmek amellerin en fazîletlisidir. Namaz, Oruç, Hac ve Zekât gibi sâlih ameller ancak Allâh’a ve O’nun Resûl’üne hakkıyla îmân etmekle geçerli olur. Çünkü Rabbimiz En-Nisâ’ Sûresi’nin 124. Âyet-i Kerîmesi’nde buyuruyor ki:

وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتَ مِن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلاَ يُظْلَمُونَ نَقِيرًا

Mânâsı: “Erkek olsun kadın olsun, kim Mümin iken, sâlih amel işlerse onlar Cennet’e gireceklerdir ve onlara asla zulmedilmeyecektir.”

Kâfir olan kişi, dünyada yaptığı iyiliklerin karşılığını Âhiret’te alamaz, yaptıklarının karşılığını dünyada alır. Âhirete göç ettiğinde ise amel defterinde sadece günahları kalır; çünkü Rabbimiz El-Mâideh Sûresi’nin 5. Âyet-i Kerîmesi’nde şöyle buyuruyor:

وَمَن يَكْفُرْ بِالإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

Mânâsı: “Her kim küfre düşerse onun hayırlı amelleri silinir ve Âhirette hüsrana uğrayanlardan olur.”

İbrâhîm Sûresi’nin 18. Âyet-i Kerîme sinde Rabbimiz buyuruyor ki:

مَّثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِمْ أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ لاَّ يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُواْ عَلَى شَيْءٍ ذَلِكَ هُوَ الضَّلاَلُ الْبَعِيدُ

Mânâsı: “Allâh’a karşı küfre düşenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu kül gibidir.”

Allâh’a îmân etmeyen Cennet’e girmeyecektir. Çünkü Rabbimiz El-Arâf Sûresi’nin 50. Âyet-i Kerîmesi’nde şöyle buyuruyor:

وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُواْ عَلَيْنَا مِنَ الْمَاء أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ

Mânâsı: “Cehennem ehli, Cennet ehline: ’Ne olur, sudan ve Allâh’ın size verdiği rızıktan bize verin’ diye seslenirler. Cennet ehli: ‘Şüphesiz Allâh, bunları kâfirlere harâm kılmıştır’ der.”

İmâm Müslim’in rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te Peygamber Efendimiz ﷺ Hazreti Ömer’e mealen şöyle buyuruyor: “Ey Hattâb oğlu! (Ömer) Kalk ve insanlara de ki: Cennet’e Müminlerden başkası girmeyecektir.”

RİDDE NEDİR? KAÇ KISMA AYRILIR?

tarihinde yayınlandıYorum yapınDİN İLMİ, Ridde içinde yayınlandı

Ridde; İslâm dininden çıkmaktır ve küfrün en çirkin çeşididir. Hanefi âlimleri ve İmam Nevevi başta olmak üzere Şafii âlimleri küfrü üç kısma ayırmışlardır.

Bunlar; sözlü, îtikâdi ve fiîli küfürdür.

a- Sözlü Küfür:  Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 يَحْلِفُونَ بِاللَّهِ مَا قَالُوا وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ إِسْلامِهِمْ

Anlamı:“ Söylemediklerine dair Allâh’ın adına yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve Müslüman iken ( küfür sözünden dolayı) kâfir oldular.”

Âyet-i Kerîme’den de anlaşıldığı üzere, bazı sözleri kullanmak, kişiyi İslâm Dini’nden ayırır. Allâh’a, peygamberlerine, meleklere, kadere sövmek, bu küfür çeşidine örnektir.

b- îtikâdi Küfür:  Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ ءَامَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْيَرْتَابُوا

Anlamı:“ Mü’minler; ancak Allâh’a ve Rasûlü’ne iman edip asla şüpheye düşmeyenlerdir.”

Allâh’ın varlığından, peygamberlerin doğruluğundan,âhiret gününden şüphe etmek, îtikâdi küfre örnektir.

c- Fiîli Küfür: Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 لا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ

Anlamı:“ Güneş’e de Ay’a da secde etmeyin. Onları (Güneş’i ve Ay’ı)  yaratan Allâh’a secde edin.”

Âyet-i Kerîme’de de beyan edildiği gibi, Güneş’e ve Ay’a secde etmek, fiîli küfre örnektir.

“El-Enbiyâ” sûresinin 51. âyetinde geçen “مِنْ قَبْلُ” sözünün manası nedir?

tarihinde yayınlandıYorum yapınDİN İLMİ, Peygamberler içinde yayınlandı

Allâh-u Teâlâ El-Enbiyâ Sûresinin 51. âyetinde şöyle buyuruyor:

﴿ وَلَقَدْ آتَيْنَا إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ ﴾

 

Anlamı: “İbrâhîm’e hidayet önceden verildi.”

 

İmam Tabari ve İbn-i Kesîr tefsirlerinde, “önce” kelimesinden maksat “ergenlik çağına girmeden öncedir” demişlerdir. Yani ayette, İbrâhîm peygambere, ergenlik çağına girmeden önce hidayet verildiği beyan edilmiştir. Bu ayeti kerime de delildir ki, İbrâhîm peygamber asla aya, yıldızlara ve güneşe tapmamış; bir an dahi olsa onların ilâh olduğunu zannetmemiştir.