Dinimİslam'a Hoşgeldiniz

İslam üzere ölmek,tek kurtuluştur...

Öğrenmek için tıkla

İman Esasları

İslam üzere ölmek,tek kurtuluştur...

Öğrenmek için tıkla

Alimlerimiz

İslam üzere ölmek,tek kurtuluştur...

Öğrenmek için tıkla

İslami Multimedya

İslam üzere ölmek,tek kurtuluştur...

Öğrenmek için tıkla

Tefekkür

İslam üzere ölmek,tek kurtuluştur...

Öğrenmek için tıkla
Dinim İslam

KÂİNATIN BAŞLANGICI

tarihinde yayınlandıYorum yapınFıkıh içinde yayınlandı

KÂİNATIN BAŞLANGICI OLAN SU YARATILMIŞLARIN İLKİDİR

İmam Buhâri’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ilk yaratılan şeyin ne olduğu sorulunca (yani bu kâinat nasıl başladı) onlara cevaben şöyle dedi : “Allâh ezelde mevcut iken hiçbir şey yoktu. Arş’ı suyun üzerinde yarattı ve Levhi-l Mahfuz’a her şeyi yazdırdı sonra gökleri ve yerleri yarattı.”

Peygamberimiz onlara Allâh’ın başlangıcının olmadığını, yani O’ndan başka hiçbir şeyin ezelî olmadığını bildirmiştir. Başka bir ibâreyle; ezelde Allâh’tan başka hiçbir şey yoktu. Allâh-u Teâlâ her şeyi yarattı. Yani bütün mahlûkatları yoktan var etti. Allâh bütün mahlûkatları bir defada yaratmamıştır. İsteseydi bir defada yaratabilirdi. Fakat yerleri ve gökleri, içinde bulunan nehirleri, dağları ve vadileri altı günde yarattı. Bunun hikmeti ise yapacağımız şeyleri yavaş ve dikkatlice yapmamızı öğretmektir.

Su Yaratılanların İlkidir

İmam İbnu Hibben’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor:

إِنَّ الله ََتَعَالىَ خَلَقَ كُلَّ شَىْءٍ مِنَ الْمَاءِ


Anlamı: ”Allâh-u Teâlâ her şeyi sudan yarattı.”
Yani Allâh nuru, karanlığı, yerleri, gökleri, Arş-ı ve Levhi-l Mahfuz’u yaratmadan önce suyu yarattı ve suyu diğer mahlûkatların aslı kıldı. Sudan sonra Arş’ı, sonra Kalem-i Alâ’yı, sonra Levh-i Mahfuz’u bunlardan sonra diğer şeyleri, yani yerleri, gökleri, hayvanları, dağları, ağaçları, nehirleri ve en son Âdem aleyhisselâmı yarattı.

Arş; Cennet’in tavanı olup hacim bakımından en büyük mahlûktur. Direkleri vardır.

İmam İbnu Hibben’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor:

مَا السَّمَوَاتُ السَّبْعُ فِي جَنْبِ الكُرْسِيِّ إِ لاّ كَحَلَقَةٍ فِي أَرْضِ فَلاةٍ وَفَضْلُ الْعَرْشِ عَلىَ الْكُرْسِيِّ كَفَضْلِ الْفَلاةِ عَلىَ الْحَلَقَةِ


Anlamı:” Yedi gök, hacim yönünden kürsüye göre çölde bırakılan bir halka gibidir. Arş’ın kürsüye göre büyüklüğü çölünhalkaya göre büyülüğü gibidir.”

Yani bu da dört tane geniş ve kuvvetli meleklerin taşımış oldukları muazzam Arşın ne kadar büyük olduğu anlamındadır. Bu meleklerin her birinin kulak memesi ile omuzu arasındaki mesafe çok hızlı uçan bir kuşun yedi yüz senelik uçuşu mesafesindedir. Yani çok hızlı uçan bir kuş bu meleklerin kulak memesinden omuzlarına varana kadar yedi yüz sene boyunca devamlı uçması gerekir. Fakat kıyamet gününde o Arşı sekiz tane melek taşıyacaktır.

Arşın etrafı melekler ile doludur. Arş, Allâh-u Teâlâ’ya bir mekân değildir. Çünkü Allâh cisim değildir, hiçbir mekâna ihtiyacı yoktur.

İmam Ali -Allâh O’ndan razı olsun-şöyle dedi:

إِنَّ الله َخَلَقَ الْعَرْشَ إِظْهَاراً لِقُدْرَتِهِ وَلَمْ يَتَّخِذْهُ مَكَاناً لِذَاتِهِ


Anlamı: “Allâh, Arşı kudretini göstermek için yaratmıştır. Zatına mekân edinmek için değil.”

SU ve ARŞ’TAN SONRA DİĞER MAHLÛKATLARIN

YARATILIŞ SIRASI

Allâh-u Teâlâ suyu ve Arşı yarattıktan sonra Kalemi, sonra Levhi-l Mahfuz’u daha sonra da diğer mahlûkatları yarattı.

Kalem ve Levhi-l Mahfuz: Levhi-l Mahfuz hakkında varit olunduğuna göre, büyük ve beyaz mücevherden olup etrafı kırmızı yakutlardandır. Onun genişliği beş yüz seneliktir.

Allâh-u Teâlâ, Kalemi yaratıp mahlûkatlardan hiç kimse onu tutmaksızın kudreti ile yazmasını emretti. O da Levhi-l Mahfuz’a bu dünyanın sonuna kadar olacak bütün şeyleri yazdı. Levhi-l Mahfuz’da yazılanların dışında ne bir insan doğar ne de gökyüzünden bir damla yağmur yağar. Bundan elli bin sene sonra Allâh, yer ve semâvâtları yarattı.

Yerler: Üzerinde yaşadığımız yer Allâh-u Teâlâ’nın yarattığı yedi kat yerden bir tanesi olup yedi kat yerin en yükseğidir. Her bir kat diğer kattan ayrılmış vaziyettedir. Yedinci katta, yani en alt katta “Siccin” denilen yer vardır. Kâfirlerin vücutları çürüdükten sonra ruhlarının oraya gidecekleri bir yerdir. Kâfirlerin ruhları kıyâmet gününe kadar burada kalır. Yedi kat yerin altında ise bazı günahkâr müslümanların cezalarını çekmek için girecekleri Cehennem ateşi vardır ve bu yerin yaratılışı o altı günün ilk iki günündeydi.

Yedi Semâvât: Allâh yerleri yarattıktan sonra yedi semâvâtı yarattı. Bu semâvâtlar sert cisimler olup Allâh onları direksiz olarak ezelî kudreti ile kaldırmıştır. Her sema diğerinden ayrılmış vaziyettedir. Her sema ile diğeri arasındaki mesafe 500 sene olup her semanın da kendi kapısı vardır. Birinci sema, yeryüzünden çok uzak olduğundan ve insan bunun idrakinden âciz olduğu için bazı batılı ülkeler yıldızların, ayın ve güneşin bulundukları boşluğun bu âlemin cümlesi ve tümü olduğunu ve bu boşluğun sınırsız olup sonu olmadığına itikat ediyorlar. Fakat bu batıl olup doğru değildir. Çünkü Allâh-u Teâlâ ve Peygamberimiz bize doğru olanı bildirmiştir. Yedi semânın üzerinde Cennet vardır.

Yer Ekleri: Allâh-u Teâlâ yedi semâvâtı yarattıktan sonra yer ekleri olan nehirleri, ağaçları, dağları ve diğer şeyleri yarattı.


Âdem aleyhisselâm: Allâh-u Teâlâ altıncı günün sonu olan cuma gününün sonunda Âdem aleyhisselâmı yarattı. Âdem aleyhisselam mahlûkatların sonuncusu ve Peygamberlerin birincisidir (ilkidir). Yeryüzündeki topraktan ve Cennet’teki su karışımından yaratıldı. Âdem aleyhisselâmın sol kaburga kemiğinden de annemiz Havva yaratıldı. Melekler, cinler ve hayvanlar Âdem aletyhisselâmdan önce yaratıldı.

Allâhu Teâlâ mekândan münezzehtir.

tarihinde yayınlandıİman Esasları içinde yayınlandı

Allâhu Teâlâ’yı mekândan münezzeh olarak bilmek Ehl-i Sünnet’ Vel-Cemaat’in akidesidir

Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:

لَيْسَ كَمِثْلِه شَىْءٌ وَهُوَ السَّميعُ الْبَصيرُ

(Eş-şurâ suresi, 11. âyet)
Manası: Allâh’ın benzeri hiç bir şey yoktur

Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ

(El-İhlas suresi, 4 âyet)
Manası: Allâh’ın hiç bir yönden benzeri yoktur

Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:

فَلاَ تَضْرِبُوا للهِ الأمْثَال

(En-nahl suresi, 74. âyet)
Manası: Allâh hakkında misaller vermeyiniz yani O’nu yaratılmışlara benzetmeyininz.

Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَلِلّهِ الْمَثَلُ الاَعْلى

(En-nahl suresi, 60. âyet)
Manası: Allâh’ın vasıflanması diğerlerinin vasıflanması gibi değildir.

Rasûlullâh sallallâhu âleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Allâh, kendisinden başka bir şey yokken vardı…“
Bu demektir ki ezelde (başlangıçsızlıkta) Allâh’tan başka hiç bir şey yoktu. Ne zaman, ne de mekân ne insan ne de melek ne hayvan ne de cin ne gök ne de yeryüzü.

Rasûlullâh sallallâhu âleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Ya Allâh sen zahirsin senin üstünde bir şey yok ve sen bâtınsın senin altında bir şey yoktur“
Beyhakî demiştir ki, dostlarımız bu Hadisi delîl göstererek: “Üstünde ve altında bir şey bulunmayan mekansız olarak vardır“ demişlerdir.

Büyük imâm Âbdul-Kâhir bin Tahir Et-Temîmî El-bağdâdî “El-farku beynel-fırak“(Fırkalar arasındakı farklar) adlı kıtabında şöyle demiştir: “Onlar (âlimler) O’nu (Allâh’ı) mekân kuşatmadığına ve O’na zaman cereyân etmediğine dâir icmâ etmişlerdir.“

Rasûlullâh’ı amcasının oğlu Alî radıyallâhu anhu Allâh hakkında şöyle der:

كَانَ اللَّه وَلاَ مَكَان وَهُوَ الآنَ عَلَى مَا عَلَيْهِ كَانَ
( رَوَاهُ أَبُو مَنْصُورٍ الْبَغْدَادِي)

“Allâh mekân yokken vardı, O şimdi de olduğu gibidir.“ Bunu Ebû Mansûr El-Bağdâdî rivayet etmiştir.

Yine Alî radıyallâhu anhu Allâh hakkında şöyle diyor:

إِنَّ اللَّه خَلَقَ الْعَرْشَ إِظْهَاراً لِقُدْرَتِهِ وَلَمْ يَتَّخِذْهُ مَكَاناً لِذَاتِهِ
( رَوَاهُ أَبُو مَنْصُورٍ الْبَغْدَادِي)

“Muhakkak ki Allâh arşı kudretinin büyüklüğünü göstermek için yaratmıştır ve onu kendi zâtı için mekân edinmemiştir.“ Bunu Ebû Mansûr El-Bağdâdî rivâyet etmıştır.

El-kuşayrî, risâlesinde hazret-i Cafer Es-Sâdığın şöyle dediğini rivâyet eder:

“مَنْ زَعَمَ أَنَّ اللَّهَ فِي شَيْءٍ أَوْ عَلَى شَيْءٍ أَوْ مِنْ شَيْءٍ فَقَدْ أَشْرَكَ إِذْ لَوْ كَانَ فِي شَيْءٍ لَكَانَ مَحَصُورًا وَلَوْ كَانَ عَلَى شَيْءٍ لَكَانَ مَحْمُولاً وَلَوْ كَانَ مِنْ شَيْءٍ لَكَانَ مًحْدَثًا أَيْ مَخْلُوقًا
(رَوَاهَ الْقُشَيْرِي )

“Kim Allâh’ın bir şeyde veya bir şeyin üzerinde bulunduğunu veya bir şeyden olduğunu iddia ederse müşrik olmuş olur. Çünkü bir şeyde bulunsaydı kuşatılmış olurdu. Şayet bir şeyin üzerinde bulunsaydı taşınmış olurdu ve şayet bir şeyden olsaydı sonradan olmuş olurdu.“ yani yaratılmış olurdu.

Kendisine İmâmus-seccâd (çok secde eden imâm) diye lakap verilen hazret-i Alî’nin oğlu Huseyn’in oğlu Alî Zeynul-âbîdîn Sahife-i seccadiyyesinde Allâh hakkında şöyle diyor:

أَنْتَ اللَّه سُبْحَانَكَ لاَيَحْوِيكَ مَكَانٌ
( رَوَاهُ الإِمَام الزَّبِيدِي فيِ الإِتْحَاف)

“Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederim seni mekân kuşatmaz.“ Bunu Ez-Zebîdî İthâf adlı kitabında rivayet etmiştir.

Yine Zeynul-âbîdîn Allâh hakkında şöyle diyor:

“لَسْتَ بِمَحْدُودٍ فَتُحَدُّ
رَوَاهُ الإِمَام الزَّبِيدِي فِي الإِتْحَاف

“Sen sınırlı değilsin ki sınırlandırılasın.“
Bunu Ez-Zebîdî İthâf adlı kitabında rivayet etmiştir

Yine Zeynul-abîdîn Allâh hakkında şöyle diyor:

“لاَ تُحَسُّ وَلاَ تُمَسُّ وَلاَ تُجَسُّ
( رَوَاهُ الإِمَام الزَّبِيدِي فِي الإِتْحَاف)

“His edilmessin, ellenmessin ve dokunulmassın.“
Bunu Ez-Zebîdî İthâf adlı kitabında rivayet etmiştir.

Şeyh Ahmed Er-Rifâî radıyallâhu anhu tenzîh hususunda şöyle der: “Allâh’ı tanımanın son derecesi O’nun Mekânsız ve keyfiyetsiz olarak var olduğunu kesin bilmektir.“

Hanbelî alimlerinden olan İmâm İbnil-Cevzî “Müdhiş“ adlı kıtabında şöyle der: Misaller ancak benzerleri olana verilir. Nasıl O’nun (Allâh’ın) hakkında nasıldır denilebilir onun hakkında keyfiyet muhâl (imkânsız) olduğu hâlde. Vehimler O’nu hayâl edemez ve akıllar O’nu kavrayamaz.

Bundan başka şunları da der: “ O’na (Allâh’a) keyfiyet veren O’nu tanımamıştır, O’nun hakkında misaller veren O’nu tevhîd etmiş değildir ve O’nu (yaratılmışlara) benzeten O’na ibadet etmiş değildir. Benzetici a’şâdır ateist ise kördür. “

Fetava-i Hindiyye adlı kitabta aynen şöyle geçer: “Allâhu Teâlâ’ya mekân’ı isnat eden kâfir olur.“

Ehli Sünnet Vel Cemaat’inin İnançta iki imâmlarından biri olan Ebul-Hasen El-Eşârî radıyallâhu anhu “En-Nevâdir“ adlı kitabında şöyle demiştir:
Kim Allâh’ın cisim olduğuna inanırsa o Rabbini tanımış değil ve muhakkak ki O’na inanmış da değildir.“

Şeyh Abdul-Ğanî En-Nablusî “Elfethur-rabbânî“ adlı kıtabında şöyle der: “Kim Allâh’ın gökleri veya yeryüzünü doldurduğuna veya arşın üstünde oturan bir cisim olduğuna inanırsa o kendisinin müslüman olduğunu iddia etse bile, kâfirdir.“

Selef ile halef alimleri Allâh hakkında O’nun bir yönde bulunduğuna inananın kâfir olduğuna dâir ittifâk etmişlerdir El-Hâfız El-Irâkî’nin bildirdiği gibi. Bunu Ebû Hânîfe, Mâlik, Şafiî, Ebul-Hasen El-Eşârî ve Ebû Bekir El-Bâkillânî de söylemiştir. Bu Alimlerin bunu söylediklerini Molla Alî El-Kârî “El-Muşkat“ adlı kıtabın açıklamasında zikretmiştir.

Bu inanç milyonlarca muslümanın yani Hicâz, Endonesya, Malezya, Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Türkiye, arap Fas, şâm diyârları (Filistin, Süriye, Lübnan, Ürdün ) Mısır, Irak Sudan, Afrika, Dağistan, Şişan, Buhâra, Cürcan, Semerkant, ve bundan başka ülkelerdeki müslümanların inancıdır.

Selef: İlk üç asırlarda olanlardır. Yani Rasûlullâh sallallâhu âleyhi ve sellem’ın, ondan sonra gelenlerin ve onlardan sonra gelenlerin bulundukları asırlarda yaşayanlardır.