ALLÂH HER ŞEYİ BİLENDİR

tarihinde yayınlandıYorum yapınDİN İLMİ içinde yayınlandı

Bütün Müslümanlar Allâh-u Teâlâ’nın her şeyi bilen olduğuna ittifak etmişlerdir. Bunu Kurân-ı Kerîm de net bir şekilde ifade etmektedir. Allâh-u Teâlâ En-Neml Sûresi’nin 65. Âyet-i Kerîmesi’nde şöyle buyuruyor:

قُل لَّا يَعْلَمُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ

Mânâsı: “De ki: Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, gaybı ancak Allâh bilir.”

El-Enfâl Sûresi’nin 66. Âyet-i Kerîmesi’nde Allâh-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

 اَلْئٰنَ خَفَّفَ اللهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ اَنَّ ف۪يكُمْ ضَعْفًا فَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائةٌ صَاِبِرَةٌ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ اَلْفٌ يَغْلِبُوا اَلْفَيْنِ ِبِاِذْنِ اللهِ وَاللهُ مَعَ الصَّاِبِر۪ينَ

Bu Âyet-i Kerîmeler’in tamamı “Allâh her şeyi bilendir” anlamındadır.

İmâm Ebû Mansûr El-Mâturîdî “Te’vîlâtu Ehl-i’s Sünneh“ tefsîrinde buyurdu ki:

Allâh-u Teâlâ Muhammed Sûresi’nin 31. Âyet-i Kerîmesi’nde buyurdu ki:

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتّٰى نَعْلَمَ الْمُجَاهِد۪ينَ مِنْكُمْ وَالصَّاِبِر۪ينَ

Mânâsı: “Andolsun ki, biz içinizden cihâd edenlerle sabredenlerin ortaya çıkması ve yaptıklarınızla ilgili haberlerin kendi aranızda izhâr olunması için size belalar indireceğiz.”

Allâh, kullarına kimin sabırlı olup kimin sabırlı olmadığını bizzat kendileri görsün ve şâhit olsunlar diye musibetler verir.

Allâh-u Teâlâ ezelî ilmiyle her şeyi bilendir.

O, kimin sabırlı olup kimin sabırlı olmadığını da bilendir.

Aynı şekilde bir kimse derse ki: “Allâh bir şey hâsıl olmadan (henüz gerçekleşmeden) onu bilemez, ancak hâsıl olduktan sonra onu bilir” bu kişi Müminlerden değildir. Çünkü Allâh’a cahilliği nispet etmiş olur.

İmâm Ebû Cafer Et-Tahâvî (Ahmed İbn Selâme) ‘Tahaviyye Akidesi’nde buyurdu ki:

“Allâh-u Teâlâ Cennet’e girecek kimseleri ve onların sayısını bilir. Cehennem’e girecek kimseleri ve onların sayılarını da bilir. Bunların sayıları ne azalır ne de çoğalır. Allâh-u Teâlâ ezelî ilmiyle bütün kullarının dünyadaki fiillerinden ve yapacaklarından haberdardır.”

İmâm Abdullâh El-Herarî Hocaefendi “İzharu’l Akîdeti’s Sünniyyeh Bi Şerhi Akîdeti’t Tahâviyyeh” adlı kitabında buyuruyor ki:

“Allâh’ın, mahlûkatlarını yaratmadan önce onların yapacaklarını bilmemesi imkânsızdır.”

Allâh’ın herhangi bir şeyi bilmediğini söylemek, Allâh’a bilgisizliği yani cahilliği nispet etmektir. Ezelî olan hakkında cahil demek muhâldir (imkânsızdır). Çünkü Allâh-u Teâlâ ezelî ve ebedî olan ilimle mevsuftur. Dolayısıyla Allâh’ın ezelî ilmiyle mahlûkâtlarında neyin hâsıl olacağını bildiği sabittir.

İmâm Buhârî, El-Beyhakî ve İbnu’l Cârûd’un rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te; Allâh’ın Kalem’e, Levh-i Mahfûz’a her şeyi (Kıyâmet’e kadar neler olacağını) yazmasını emrettiği geçmektedir. Bu da Allâh’ın her şeyi bildiğine ve O’na cahilliğin nispet edilemeyeceğine delildir.

Her kim: “Allâh geleceği bilemez” veya “Allâh her şeyi bilemez” derse, bu kişi Allâh’ı yaratılmışlara benzetmiş olur. Nasıl ki onlar geleceği bilemezlerse, Allâh da geleceği bilemez demiş olur. Bunu söyleyen kimse Allâh’ı tanımamıştır.

KABİR HAYATI

tarihinde yayınlandıYorum yapınAKİDE, İMAN ESASLARI içinde yayınlandı

Kabir hayatı, dünya hayatıyla ahiret arasında bir köprü gibidir. Bu hayata berzah hayatı da denilir.  Kabir hayatı, hadisin ifadesiyle, “Ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (İmâm Tirmizî)

Ölüye Münker ve Nekîr melekleri kabir sorgulamasını yapar. Bunun ve ona kabir nimetlerinin veya kabir azabının tattırılması haktır.

Bu Meleklerin görünüşleri çok korkutucudur. Ancak kâmil Mümin onları görünce kesinlikle korkmayacak ve çekinmeyecektir. Çünkü Allâh’u Teâlâ kâmil Müminlerin kalplerini güçlendirecektir.

Bu mevzu hakkında Resûl-ü Ekrem ﷺ meâlen şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki ölü, kabrine konulduğu zaman rûhu cesedine döner. Sonra kendisine, renkleri siyah mavi olan iki melek (Münker ve Nekîr) gelir. O ölüyü kabrinde oturturlar ve ona şöyle sorarlar: ‘Rabbin kim? Muhammed ﷺ hakkında ne diyordun?’ Kamil Mümin, meleklerin sorusuna şu cevabı verir: ‘Allâh’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed onun kulu ve Resûlüdür.’ Tabi ki onun bu sözleri, dünyada edinmiş olduğu inancın bereketi ve Allâh’ın verdiği ikram ile olacaktır. Melekler de ona: ‘Senin bu cevabı vereceğini biliyorduk’ derler. Sonra kendisi için kabir yetmişe yetmiş arşın genişletilir, nurlandırılır ve güzel kokularla doldurulur. Cennet’in kokusunu alır, kabri Cennet bahçelerinden bir bahçeye dönüştürülür. Cennet’teki yeri kendisine günde iki defa gösterilir. Melekler kendisine: ‘Bu, senin dünyada yapmış olduğun iyiliğin ve doğruluğun mükâfatıdır’ diye hitap ederler. Bunlardan sonra melekler ona dirilişe kadar huzur ve rahatlık içinde uyumasını söylerler.

Melekler, kâfir olan kişiye de aynı soruyu sorar ve derler ki: ‘Rabbin kim? Muhammed ﷺ hakkında ne diyordun?’ Kâfir ise, ‘Bilmiyorum’ der. Melekler de: ‘Bunu söyleyeceğini biliyorduk’ derler ve yer, kaburgaları birbirine geçinceye kadar o kâfirin üzerine daralır. Sonra ensesine demirden bir balyozla vurulur. O kişi, öyle bir çığlık atar ki, onun feryadını insanlar ve cinler hariç, orada bulunan diğer varlıklar işitir. Eğer o kişinin feryadını kâfirler işitmiş olsaydı, Allâh korkusundan İslâm’a girerlerdi; günahkâr olan Müslümanlar işitmiş olsaydı, onlar da günahlarından tövbe ederlerdi.

Kâfir olan kişinin kabrinden Cehennem’e bir pencere açılır. Günün başında ve sonunda olmak üzere, günde iki defa Cehennem’deki yeri ona gösterilir. Kabri Cehennem çukurlarından bir çukur olur. Hak etmiş olduğu  (yılan, akrep, kurt ve kabrin karanlığı gibi) azapları orada çekmeye başlar. Sonra ona ‘Kâfirin cezası budur’ diye seslenilir.” (İbn-i Hibbân)

Bazı günahkâr Müslümanlar da kabirde azap çekeceklerdir. Ancak azapları, kâfirlerin azaplarından daha azdır.

Kabirde Sual Sorulmayacak Olanlar:

  • Peygamber
  • Savaş şehidi
  • Buluğ çağına varmadan ölen çocuk

Müminlerden bazılarının cesedi çürüdükten sonra ruhları, yedinci göğün üzerinde ve yedinci gökten ayrı olan İlliyyîn adlı yerde nimetlenecek ve tekrar dirildiklerinde rûhları bedenlerine dönecek, sonra da Cennet’e gireceklerdir. Bunlar bazı evliyâ kullardır. Büyük günah işleyip tövbe etmeden vefat eden Müslümanlardan bazılarının cesedi ise çürüyüp yok olduktan sonra rûhları birinci gök ile yer arasında olacaktır.

Peygamberlerin, Savaş şehitlerinin ve ilmiyle amel eden bazı âlimlerin cesetleri çürümez.

Kâfirlerin rûhları ise, cesetleri çürüdükten sonra yerin yedi kat altında “Siccîn” denilen yere iner ve orada azap içerisinde kalırlar.

Allâh-u Teâlâ bizleri kabir azabından muhafaza eylesin. Müslüman olarak yaşamayı ve günahlardan tövbe edip salih bir Müslüman olarak vefat etmeyi nasip eylesin. Âmîn…

 

Allâh Mekânsız Olarak Vardır

tarihinde yayınlandıYorum yapınDİN İLMİ içinde yayınlandı

Allâh-u Teâlâ Âli İmrân Sûresinin 110. âyetinde şunu bildirmektedir: “(Ey Muhammed’in ﷺ ümmeti) Siz ümmetler içinden çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allâh’a îmân edersiniz.”

İmâm Buhârî’nin rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyuruyor:

“Dînimiz nasihat dînidir.”

Yukarıda beyan edilen Âyet-i Kerîme ve Hadîs-i Şerîf’e binaen, Allâh’ın rızasını kazanmak amacıyla sizleri, Müslümanlar arasında yayılan çok büyük bir hatadan uyarmayı kendimize vazife bildik.

Maalesef günümüzde dinimize aykırı olan sözlere çokça rastlamaktayız. Bu sözlerden bazıları “Allâh’a îmân” konusu ile alakalıdır. Örnek verecek olursak; kimi insanlar doğru olmayan ve söylenmemesi gereken şu sözleri söylüyorlar: “Yukarda Allâh var”, “Allâh göktedir”, “Allâh Arş’ın üzerinde oturuyor”, “Allâh Arş’ın üzerindedir”, “Allâh (zâtıyla) her yerdedir”, “Allâh âlemin içine erimiştir”, “Allâh her gece Arş’tan dünya semasına iner” vb… Şüphesiz ki bu tür ifadeler İslâm inancına aykırı olmakla beraber, Allâh hakkında kullanılmaları caiz olmayan ifadelerdir.

Biz Müslümanlar’ın inancı, Allâh’ın mekânsız olduğudur. Çünkü mekânlar yokken Allâh mekânsız olarak vardı. Mekânları yarattıktan sonra da Allâh yine mekânsız olarak vardır. Nitekim İmâm Şafii ve diğer âlimlerin buyurduğu gibi Allâh’ın zâtında ve sıfatlarında değişiklik olmaz. Ayrıca bir mekânda olanın o mekâna ihtiyacı vardır. Bununla beraber hacmi, sınırı ve şekli vardır. Allâh ise bu tür sıfatlardan münezzehtir. Bu inanç bütün Peygamberlerin, sahâbilerin, tâbiînin ve bu güne kadar Peygamber Efendimize tabi olan Ehl-i Sünnet vel Cemaatin tümünün inancıdır. Allâh’ın zamandan ve mekândan münezzeh olduğuna îmân etmeyen kişi iman etmiş sayılmaz. Bu bölümde, bu konuyla alâkalı delilleri dikkatli bir şekilde okuyunuz.

Eş-Şûrâ Sûresi’nin 11. Âyet-i Kerîmesi’nin manası şöyledir: “Hiçbir şey Allâh’ın benzeri değildir.”

En-Nahl Sûresi’nin 74. Âyet-i Kerîmesi’nin manası şöyledir: “Allâh’ı yaratılmışlara benzetmeyin.”

Âli İmrân Sûresi’nin 97.  Âyet-i Kerîmesi’nin manası şöyledir: “Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir.“

Resûl-u Ekrem ﷺ meâlen buyurur ki: “Allâh vardı ve O’ndan başka hiçbir şey yoktu.” (İmam Buhârî)

Büyük sahabilerden İmâm Ali buyurur ki: “Allâh vardı, mekân yoktu; Allâh mekânları yarattıktan sonra yine mekânsız olarak vardır.”

Yine İmâm Ali der ki: “Şüphesiz ki Yüce Allâh; Arş’ı, Kudretinin azametini göstermek için yaratmıştır; orayı mekân edinmek için değil.” (Ebû Mansur El-Bağdadî, “El-Fark-u Beyne’l Firak”)

İmâm Ali başka bir sözünde de şöyle der: “Her kim Allâh’ın sınırlı olduğunu zannederse, o kişi Allâh’ı tanımamıştır.”

İmâm Ebû Cafer Et-Tahâvî buyurur ki: “Altı yön bütün yaratılmışları kuşatır ama Allâh’ı asla kuşatmaz.” (Tahâvî Akidesi)

İmâm Ahmed Er-Rifâ’î der ki: “Allâh’ı bilmenin en yüksek derecesi; O’nun varlığının keyfiyetsiz (şekilsiz, niteliksiz, biçimsiz) ve mekânsız olduğuna inanmaktır.”

Hanefî Mezhebi Âlimlerinden Ebu’l Mehâsin El-Kavukcî der ki: “Allâh yerde de gökte de mekân tutmamıştır. O, mekânsız olarak vardır. O’nu kalpte hayal etmek ve düşünmek de mümkün değildir. O’nun varlıklar arasında hiçbir benzeri yoktur.”

İmam Abdulğanî En-Nâblusî der ki: “Kim Allâh’ın gökleri ve yeri doldurduğuna veya Arş’ın üzerinde oturan bir cisim olduğuna inanırsa, o kişi her ne kadar kendisinin Müslüman olduğunu iddia etse de kâfirdir.” (El Fethu’r Rabbânî, s:124)

Meşhur Âlimlerden Muhaddis Muhammed Zâhid Kevserî der ki: “Beyazî’nin İşâratu’l Merâm’ından aktardığına göre, Ebû Hanîfe şöyle diyordu: Bir kimse ‘Rabbim gökte midir, yoksa yerde midir, bilmiyorum.’ derse küfre düşer. Çünkü Allâh-u Teâlâ’ya yön tahsis etmiştir. Kendisine yön tahsis edilen her şey zorunlu olarak muhtaç ve muhdestir (yaratılmıştır). Bu ise, Allâh-u Teâlâ hakkında apaçık bir noksanlıktır. Allâh’a cisim ve yön isnat eden bu kimseler, duyularla kendisine işaret etmek mümkün olan şeylerin dışında var olanı inkâr etmiş olur. Böylece bu kişiler cisim olmaktan ve bir yönde, tarafta ve mekânda bulunmaktan yüce olan Allâh’ı inkâr etmiş oluyorlar. Bu durumda onların küfrü apaçık ortadadır.” (Makâlât’ul Kevserî; s:368-369)

Meşhur Âlimlerden Zâhid Kotku der ki: “Allâh Teâlâ birdir, kadîmdir. Araz, cisim, cevher, musavver, mahdûd ve madud değildir. Mâhiyet ve keyfiyetle de vasfolunamaz. Bir mekâna muhtaç değildir. Üzerine zaman geçmez. O’na hiçbir şey benzemez.” (Ehl-i Sünnet Akaidi, s:139)

“Müşebbihe, Ĥalık-ı Žu’l-Celâl’a mahlûklar gibi uzuvlar isnat ederler ki onların da arkasında namaz kılmak caiz değildir, İslâmiyet’ten çıkmışlardır. Allâh’a mekân isnat eden veya semadadır diyen de İslâm’dan çıkmıştır. Bununla Hakk Teâlâ’nın Arş üzerinde müstakar (kurulmuş) olduğunu kastedenlerin de küfrüne hükmolunur. Vay Vehhâbîlerin hâline!” (Ehl-i Sünnet Akaidi,  s:111)

Yukarıda zikrettiğimiz âlimlerimizin ve diğer İslâm âlimlerinin inancı, Allâh’ın mekânsız olarak var olduğudur. Bu inanç hak ehlinin inancıdır. Âlimlerimizden naklettiğimiz beyanlardan da anlaşıldığı üzere Allâh’a mekânı nispet etmek kişiyi îmândan ayırır.

PEYGAMBERLERİN SIFATLARI

tarihinde yayınlandıYorum yapınDİN İLMİ içinde yayınlandı

 

  • Müslüman Olmak: Bütün Peygamberler Müslümandır. Aralarında Yahudi, Hristiyan veya putperest olan Peygamber yoktur.
  • Tebliğ: Resûl olsun Nebî olsun, bütün Peygamberler İslâm’a davet etmekle emrolunmuşlardır.
  • Sıdk: Peygamberler vahiy gelmeden önce de sonra da sadık, yani dürüstlerdir. Asla yalan söylemezler.
  • Emanet: Peygamberler güvenilirdirler. Kimseye ihanet etmezler ve kimsenin malını haksız olarak yemezler.
  • Fetânet: Peygamberler en zeki kişilerdir. Aralarında aklı zayıf, anlayışsız olan bir Peygamber yoktur.
  • Cesaret: Bütün Peygamberler cesurlardır. Aralarında korkak olan yoktur.
  • İffet: Bütün Peygamberler şerefli ve iffetlidirler. Aralarında zinaya düşen, zinaya niyet dahi eden, bir kimsenin namusuna göz diken veya namahrem olan bir kadına şehvetle bakan bir Peygamber yoktur.
  • İsmet: Bütün Peygamberler, Peygamberliklerinden önce de sonra da küfürden, büyük günahlardan ve kıymet düşürücü olan küçük günahlardan korunmuşlardır. Ancak Peygamberler, kıymet düşürücü olmayan küçük günahlara düşebilirler.

Örneğin: Yunus Peygamberin vahyi beklemeden bulunduğu bölgeden ayrılması

Peygamberler, kıymet düşürücü olmayan küçük günaha düştükleri zaman, kendi ümmetleri o günahta onlara tâbi olmadan önce tembih edilirler ve hemen tövbe ederler.

Peygamberler, insanları İslâm’a davetlerinden uzaklaştıracak hallerden de korunmuşlardır. Bundan dolayı Peygamberler, kurtlanma ve cüzzam gibi tiksindirici olan bir hastalığa yakalanmazlar.

Uyarı: Allâh-u Teâlâ Peygamberlerini, onlara vahiy gelmeden önce de sonra da, onlar hakkında imkânsız olan (yalancılık, zina, hıyanet, hırsızlık, rezillik, peltek konuşma, dil sürçmesi, akılsızlık ve korkaklık vb.) sıfatlardan korumuştur.

Buraya kadar zikrettiklerimizden anlaşılıyor ki; bazı insanların, Peygamberler hakkında söyledikleri şeyler, o yüce ve pak Peygamberlere apaçık iftiradır.

Bunlardan bazıları şunlardır:

  • Efendimiz Muhammede ﷺ iftira atılarak kadın düşkünü olduğu deniliyor.
  • Bir başka iftirada Peygamberimiz için şunlar anlatılır: “Peygamberimiz Vedâ Hutbesi’nde ‘Benden alacağı, hakkı olan varsa gelsin alsın’ demiş. Sahabilerden olan Ukkâşe çıkıp ‘Ben varım’ demiş. ‘Bir gün siz savaşta kırbacınızı çekerken yanlışlıkla benim sırtıma değdi ve ben de hakkımı almak istiyorum’ demiş. (Güyâ) Peygamberimiz de ﷺ ona ‘O halde git, evimden kırbacı getir’ demiş. O Sahâbi gitmiş, vâlidemiz Âişe’den kırbacı istemiş ve ne yapacağını da anlatınca validemiz Âişe ağlamaya başlamış ve ‘Vazgeç, O Allâh’ın Resûlüdür’ demiş. Hazreti Ebû Bekir ‘Gel bana vur’ demiş. O sahâbi kabul etmemiş. Hazreti Ömer ‘Bu Peygamber Efendimizdir, ona vurma, gel bana vur’ demiş. Sahâbi kabul etmemiş ve en sonunda Peygamberimizin yanına gelmiş. Peygamber Efendimiz ﷺ sırtını açmış ve ‘Hakkını al’ demiş. Sahâbi de Peygamber Efendimizin sırtını öpmüş ve örtmüş. Sonra da ‘Ben öpmek için böyle davrandım, aslında vurmayacaktım’ demiş.”

Anlatılan bu kıssa doğru değil, bâtıldır. Çünkü kıssanın başında Peygamberimizin ﷺ bilmeden kırbacıyla onun sırtına değdiği anlatılıyor ve Ukkâşe’nin Peygamberimiz üzerinde hakkı olduğu iddia ediliyor. Oysa yanlışlıkla değme olayı gerçek bile olsa, kişi yanlışlıkla yaptığı şeyden kul hakkına girmiş olmaz. Bunun dinimizde yeri yoktur. Bu kıssanın yalan ve iftira olduğunu İmâm İbnul Cevzî “El-Mevdûât“ adlı eserinde bildirmektedir.

Yani bu sahâbe hakkını helâl etmemiş olsa, Peygamberimiz ﷺ kul hakkı ile mi ölecekti? Hâşâ! Peygamberler kimseye haksızlık etmezler.  Bu gibi şeyler, Peygamberlerin sıfatlarına aykırı ve imkânsız bir durumdur.

  • Eyüp Peygamber ﷺ hakkında anlatılan yanlış kıssalardan birisinde de; vücudunun kurtlandığı ve vücudundan kurtların yere düştüğü, düşen kurdu alıp tekrar vücuduna koyup “Ey mübarek, rızkından ye” dediği iddia edilen kıssadır. Bu iddia uydurmadır; çünkü Allâh, Peygamberleri bu tür tiksindirici, nefret ettirici ve uzaklaştırıcı hastalıklardan korumuştur.
  • Dâvûd Peygambere iftira atılarak: “Dâvûd ordu komutanının eşini beğendiği ve onu elde etmek için komutanını savaşın en tehlikeli bölgesine gönderdiği” iddia edilmektedir. Ayrıca “Kapının anahtar deliğinden gizlice o kadının avretine baktığı” iddia ediliyor.

Bunu bir Peygambere atfetmek, İslâm inancıyla bağdaşmaz ve kişiyi riddeye düşürür (îmândan eder).

  • İbrâhîm Peygambere iftira atarak diyorlar ki: “İbrâhîm küçük iken Rabbini tanımıyordu; yıldıza, aya ve güneşe tapıyordu. Ayrıca babasıyla putları satıyordu.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’e zıttır; çünkü Kurân-ı Kerîm’deki beş Âyet-i Kerîme’de Rabbimiz, İbrâhîm’in müşriklerden olmadığını, onun Allâh’a îmân eden Müslüman bir kul olduğunu bildirmiştir.
  • Mûsâ Peygamber hakkında iftira atılarak, kekeme olduğu ve peltek konuştuğu iddia ediliyor. Bu apaçık bir iftiradır; çünkü Peygamberler en güzel konuşan kişilerdir. Onların asıl vazifesi insanların yanlışlarını düzeltmeye çalışmaktır.
  • Bir başka iftirada da diyorlar ki: “Mûsâ namazı yanlış bir şekilde kılan kişiye suyun üzerinde yürüyebildiği için ‘Git nasıl biliyorsan öyle kıl’ dedi.” Oysa Peygamberler asla namazın yanlış kılınmasını onaylamazlar.
  • Yusuf Peygambere atılan iftirada ise deniliyor ki: “Züleyha ile zinaya düşmeye niyetlenmişti; hatta elbisesini çıkarıp önüne geçmişti.” (Hâşâ).

Bunu bir Peygambere atfetmek İslâm inancıyla bağdaşmaz ve kişiyi îmândan eder.

  • Îsâ Peygambere atılan iftirada da deniliyor ki: “Îsâ Peygamber çarmıha gerildi ve öldürüldü.” Hâlbuki Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de, Îsâ Peygamberin öldürülmediğini ve onun göğe kaldırıldığını bildirmiştir. Dolayısıyla bu inanç da Kur’ân-ı Kerîm’e aykırıdır ve kişiyi îmândan eder.

Rabbimiz bizlere hakkı hak olarak bilip ona tâbi olmayı ve bâtılı bâtıl olarak görüp ondan sakınmayı nasip eylesin. ÂMÎN…

Kadere Îmân

tarihinde yayınlandıYorum yapınDİN İLMİ, İMAN ESASLARI, PEYGAMBER EFENDİMİZ içinde yayınlandı

Îmânın şartlarından birisi de Kadere îmân etmektir. Maalesef Peygamber Efendimizin ﷺ vefatından günümüze kadar ortaya çıkan bazı kişiler ve gruplar kaderi inkâr etmişlerdir.

El-Kamer Sûresi’nin 49. Âyet-i Kerîmesi’nin manası şöyledir:

“Allâh her şeyi dilemesiyle yaratmıştır”

El-Furkân Sûresi’nin 2. Âyet-i Kerîmesi’nin manası şöyledir:

“Allâh’ın mülkünde şerîki yoktur. O, her şeyi yarattı ve kudretiyle var etti”

Er-Rad Sûresi’nin 16. Âyet-i Kerîmesi’nin manası ise şöyledir:

“Allâh, her şeyi yaratandır.“

Et-Tekvîr Sûresi’nin 29. Âyet-i Kerîmesi’nin manası ise şöyledir:

“Âlemlerin Rabbi olan Allâh dilemedikçe sizin dileğiniz olmaz.“

Peygamberimiz Efendimiz ﷺ meâlen buyuyor ki:

“İmân; Allâh’a, Meleklerine, Kitaplarına, Resûllerine, Âhiret gününe ve Kadere; hayrın ve şerrin Allâh’tan olduğuna îmân etmektir.”  (İmâm Muslim)

Peygamberimiz Efendimiz ﷺ meâlen buyuyor ki:

 “Ümmetimden iki sınıf insanın İslâm’da nasipleri yoktur. Bunlar Murcieler ve kaderi inkâr edenlerdir.“ (İmâm Tirmizî)

Başka bir Hadîs-i Şerîf’te Peygamber Efendimiz ﷺ meâlen buyuruyor ki:

“Altı sınıf insanı ben lanetledim, Allâh lanetledi ve her Peygamber lânetledi: Allâh’ın kitabına ziyadeler katanlar ve kaderi yalanlayanlar…“ (İmâm Taberânî)

İmâm Ali buyurdu ki: Allâh her şeyi takdîri ile yarattı. Yani her şey Allâh’ın meşîeti (dilemesi) iledir.”

Eš-Šâffât Sûresi’nin 96. Âyet-i Kerîmesi’nde Allâh’u Teâlâ meâlen şöyle buyuruyor:

“Allâh sizi ve yaptıklarınızı yaratandır.”

Başka bir Hadîs-i Şerîf’te ise Peygamber Efendimiz ﷺ meâlen şöyle buyuruyor:

“Âcizlik ve akıllılık dâhil her şey Allâh’ın takdiri (dilemesi) iledir.” (İmâm Muslim)

İmâm Ebû Dâvûd’un rivâyet ettiğine göre Peygamber Efendimiz ﷺ bazı kızlarına şu sözü öğretti:

 “Allâh’ın dilediği olur, dilemediği ise olmaz.”

Ehl-i Sünnet inancına göre kulun kesbi vardır. Kul iradesiyle kesp ettiği fiillerden dolayı sorumludur. Kişi kesp ettiği fiillerden dolayı Kıyâmet Günü’nde hesaba çekilecektir. Kulun kesbi olduğuna ve bundan dolayı sorumlu olacağına dair El-Bakara Sûresi’nin 286. Âyet-i Kerîme’sinde mealen şöyle bildirilmiştir:

 “Kul kesp ettiği hayırlı amellerden faydalanır; kesp ettiği kötü ameller ise onun aleyhine olup ona zarar verir.“

Kul, bu iradesiyle yapmış olduğu fiillerden dolayı hesaba çekilecektir.

İmâm Ebû Hafs Ömer En-Nesefî meşhur olan “Nesefî Akîdesi” adlı eserinde şunu bildirmiştir: “Kulun yapmış olduğu fiiller Allâh’ın yaratmasıyladır. Kulun, yapmış olduğu fiilde sâdece kesbi vardır; yaratan ise Allâh-u Teâlâ’dır.”

Bizim dilediklerimiz, Allâh dilerse gerçekleşir, dilemezse gerçekleşmez.

Cebriye ise der ki: “İnsan mecburdur, havada asılı olan tüy gibidir. Rüzgâr hangi tarafa eserse o tarafa gider.” Yani kulların mecbur olduğunu, sorumlu olmadıklarını söylediler. Mutezile grubu ise dedi ki: “Allâh iyiliği yarattı, kötülüğü ise kullar yaratır.” Yine bazı Mutezile inancına mensup kişiler dediler ki: “Allâh cisimleri yaratır, cisimler ise kendi fiillerini yaratır.” Yani: “Kul, kendi iradesiyle yapmış olduğu fiillerin yaratıcısıdır.” derler. Bu sözleriyle Allâh’a ortak koştular. Bu inançta olan kimseler Ehl-i Sünnet dairesinde değildir.

Kader konusunda yukarıda zikrettiğimiz Âyet-i Kerîme, Hadîs-i Şerîf ve âlimlerin sözleri delildir ki; kadere îmân etmek farzdır. Kaderi inkâr eden ise Müslüman değildir. Bu inançta olan bir kimsenin, bozuk inancını terk edip İslâm dinine girme kastıyla Kelime-i Şehâdet’i söylemesi gerekir.

PEYGAMBERLERE ÎMÂN

tarihinde yayınlandıYorum yapınPEYGAMBER EFENDİMİZ, Peygamberler içinde yayınlandı

Peygamber: Allâh’ın, kulları arasından seçtiği ve vahiyle şereflendirerek İslâm dininin emir ve yasaklarını insanlara ulaştırmak üzere görevlendirdiği, belli sıfatlara sahip elçidir.

Peygamberler İki Kısma Ayrılırlar:

  1. Nebi ve Resûl olan peygamber: Yeni bir şeriatla gelen ve Allâh’ın razı olduğu tek hak din olan İslâm dinine davet etmekle emrolunmuş, seçilmiş ve belirli sıfatlara sahip olan kimsedir.

 

  1. Resûl olmayıp Nebi olan Peygamber: Kendisinden önceki Resûlün şeriatını tebliğ ederek Allâh’ın razı olduğu tek hak din olan İslâm dinine davet etmekle emrolunmuş, seçilmiş ve belirli sıfatlara sahip olan kimsedir.

Buradan anlaşılıyor ki:

  • Cinlerden ve Meleklerden Nebi yoktur.
  • Bütün Resuller ve Nebîler İslâm dinini tebliğ etmekle vazifelidirler.
  • Peygamberlik, erişilebilecek bir mertebe değildir.
  • Kadınlardan Peygamber yoktur.