Ridde; İslâm Dîninden çıkmaktır. Hanefi âlimleri ve İmâm Nevevî başta olmak üzere Şâfîi â limleri riddeyi üç kısma ayırmışlardır. Bunlar: a- Sözlü Küfür: Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:[1]

﴿ يَحْلِفُونَ ِبِاللهِ مَا قَالوُا وَلَقَدْ قَالوُا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ إِسْلمِِهِمْ ﴾

Anlamı: “Söylemediklerine dair Allâh’ın adına yemin ediyorlar. Halbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve Müslüman iken (küfür sözünden dolayı) kâfir oldular.” b- İtikadi Küfür: Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:[2]

﴿ إِنَّمَا الْمُؤْمِنوُنَ الَّذِينَ ءَامَنوُا ِبِاللهِ وَرَسُولِهِ ثمَُّ لَمْ يَرْتَابُوا﴾

Anlamı: “Mü’mînler; ancak Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân edip sonra asla şüpheye düşmeyenlerdir.”

c- Fiili Küfür: Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:[3]

﴿ ل تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَل لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا للِهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ ﴾

Anlamı: “Güneş’e de Ay’a da secde etmeyin. Onları (Güneş’i ve Ay’ı) yaratan Allâh’a secde edin.”

[1] Et-Tevbeh 74

[2] El-Hucurât 15

[3] Fussilet 37

Günahların en büyüğü küfürdür. Küfürlerden birisi de şirktir. Şirkin anlamı ise Allâh’tan başkasına ibâdet etmektir.

Allâh-u Teâlâ Lokmân hakkında haber vererek şöyle buyurmuştur:[1]

﴿ وَإِذْ قَالَ لقُْمَانُ لِبْنِهِ وَهُوَ يَعِظهُُ يَا بُنَيَّ لَ تُشْرِكْ ِبِاللهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظلُْمٌ عَظِيمٌ ﴾

Anlamı: “Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demiştir: Ey oğlum! Allâh’a ortak koşma. Muhakkak ki, Allâh’a ortak koşmak büyük bir zulümdür (küfürdür).”

İmam Buhârî ve İmam Muslim’in rivâytlerine göre:[2]

 سُئِلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ أيَُّ الذَّنْبِ أعَْظَمُ عِنْدَ اللهِ قَالَ أنَْ تَجْعَلَ للِهِ نِدًّا وَهُوَ

خَلَقَكَ

Anlamı: Peygamber Efendimiz’e , günahların en büyüğü hangisidir diye sorulduğunda cevap olarak (meâlen): “Seni yaratan Allâh’a ortak koşmandır.” dedi.

Küfre düşen kimsenin yapmış olduğu bütün sevaplar yok olur.

Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:[3]

﴿ وَمَنْ يَكْفُرْ ِبِاليمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ ﴾

Anlamı: “Her kim îmânı yok eden bir meseleye düşerse (hayırlı) ameli

(sevabı) yok olur.”

[1] Lokmân 13

[2] İmâm Buhârî, Sahîh-i Buhârî; İmâm Müslim, Sahîh-i Müslim

[3] El-Mâideh 5

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:[1]

إِنَّ الْعَبْدَ لَيَتَكَلَّمُ ِبِالْكَلِمَةِ ل يَرَى ِبِهَا بَأْسًا يَهْوِي ِبِها فِي النَّارِ سَبْعِينَ خَرِيفًا

Anlamı: “Kul kendisince zarar görmediği öyle bir söz kullanır ki, ancak bu söz onun yetmiş yıl boyunca Cehennem’in dibine kadar inmesine sebep olur.”

Cehennem’in dibi kâfirlere has bir mekândır. Bu hadisi, İmâm Tirmîzî rivâyet edip “İsnad-ı Hasendir” demiştir. İmâm Buhârî ve İmâm Müslim’in rivâyet ettikleri ve aynı mânâyı veren başka bir hadis daha vardır. Bu hadiste de Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:[2]إِنَّ الْعَبْدَ لَيَتَكَلَّمُ ِبِالْكَلِمَةِ مَا يَتَبَيَّنُ فِيهَا يَهْوِي ِبِهَا فِي النَّار أبَْعَدَ مِمَّا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ

Anlamı: “Kul öyle bir söz kullanır ki onda bir zarar görmez ama bu söz onun, doğu ile batı arasındaki mesafeden daha uzun bir mesafeye Cehennem’in dibine kadar inmesine sebep olur.”

İmam İbn-i Hacer El-Askalanî, zikredilen hadis hakkında şöyle demiştir:[3]

“Bu da,  Allâh’ı veya dinini hafife alan sözler gibidir.”

Bu iki hadis, küfre düşen kişinin hükmü bilmesini, kalbinin münşerih olmasını veya lafzın manasına itikad etmeyi şart koşmamıştır. “Fıkhus Sunneh” adlı kitabın sahibi Seyyid Sabık[4], bunları şart koşmuştur. Fakat bu sahih olmayan batıl bir iddiadır.

[1] İmâm Tirmîzî, Sünen-i Tirmîzî

[2] İmâm Buhârî, Sahîh-i Buhârî; İmâm Müslim, Sahîh-i Müslim

[3] Fethu’l-Bâri

[4] Seyyid Sabık, Munûfiye şehri, El-Bâcûr merkezinin, Astahâ köyünde doğdu. Öldürülen Nakrâşî Paşa’nın katili genç Abdulmecîd Hasan’a öldürme fetvâsını verdiği gerekçesiyle mahkemeye çağrıldı. Seyyid Sabîk’ı gazeteciler “Kan Dökme Müftüsü” diye anıyorlardı. Olaydan bir süre sonra serbest bırakıldı. 1949 yılında yasadışı bir örgütle birlikte tekrar yakalandı. Et-Tur hapishânesine hapsedildi ve daha sonra buradan da serbest bırakıldı. Bir müddet Vakıflar Bakanlığı’nda çalıştı. Ömrünün sonlarında görev yapmak üzere Mekke’deki “Ummu’l Kura Üniversitesi”ne gitti ve 1999 yılında 85 yaşında öldü. Kendisinin telif ettiği kitaplar, İslâm’a ters konular içerir ve bundan dolayı insanları bunlardan uyarmak gerekir. Bu kitaplardan birisi Fıkhu’s-Sünneh denilen kitaptır. (bkz. “El-Beyân” dergisi, yıl 2000, sayı 15, sayfa

Allâh-u Teâlâ şöyle buyuruyor:[1]

 ﴿ وَ لَئِنْ سَألَْتَهُمْ لَيَقُولنَُّ إِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ قُلْ أَِبَِاللهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُونَ

لَ تَعْتَذِرُواْ قَدْ كَفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ ﴾

Anlamı: “Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allâh ile, O’nun âyetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz.”

[1] Et-Tevbeh 65-66

Mâliki mezhebinin önde gelenlerinden olan İmâm Kâdı İyâd el-Yehsubiy şöyle buyuruyor:[1]ل خِلفَ أنََّ سَابَّ اللهِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ كَافِرٌ

Anlamı: “Müslümanlardan olup da Allâh’a küfredenin kâfir olduğunda hilaf yoktur.”

[1] Eş-Şifâ

İmâm es-Subkî şöyle buyuruyor:[1]

 ل خِلفَ عِنْدَ الأشَْعَرِيِّ وَأصَْحَاِبِهِ بَلْ وَسَائِرِ الْمُسْلِمِينَ أنََّ مَنْ تَلَفَّظَ ِبِالْكُفْرِ أوَْ فَعَلَ أفَْعَالَ الْكُفَّارِ أنََّهُ كَافِرٌ ِبِاللهِ الْعَظِيم مُخَلَّدٌ فِي النَّارِ وَإِنْ عَرَفَ قَلْبُهُ، وَأنََّهُ ل تَنْفَعُهُ الْمَعْرِفَةُمَعَ الْعِنَادِ وَل تُغْنِي عَنْهُ شَيْئًا ،ل يَخْتَلِفُ مُسْلِمَانِ فِي ذَلِكَ

Anlamı: “El-Eşâri ve ashabı (Ebu Hesenil Eşâri ve tâbileri) ve de bütün Müslümanlara göre, her kim küfür kelimesini telaffuz ederse veya kâfirlerin has (dîni) fiillerinden birini yaparsa, o, yüce olan Allâh’a karşı kâfir olur ve onun Cehennem’de ebedî kalacağında ihtilaf yoktur. Bunu inatla yaptıktan sonra kalbinde bu lafzın veya bu fiilin küfür olduğunu bilmesi ona fayda vermez ve bir şey kazandırmaz. İki Müslüman bunda ihtilafa düşmez.”

[1] Mukaddimetu’t-Tabakât

Dînde bilinmesi zaruri olan bir hükmü inkâr etmek, yani âlimlerin ve Müslümanların bildiği açık bir ilmi inkâr etmek küfürdür. Fakat bu kişi İslâm’a yeni girmiş veya âlimlerden uzak bir beldede yaşıyorsa istisnadır, yani küfre girmez. Fakat bunun istisna olabilmesi için Allâh-u Teâlâ’yı mekândan tenzih edip, O’nu hiç bir şeye benzetmemesi şartı vardır.

Âlimler lafzı “zahir” ve “sarih” olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Zahir olan lafız; Arapça lugatine göre iki veya daha fazla mânâsı olup bazı mânâlara daha yakın olandır. Her kim zahiri küfürden bir kelime kullanırsa kastettiği mânâ belli olmadan küfrüne hüküm verilmez.

Sarih olan lafız ise; “tevili” ve “kastı” kabul etmeyen lafızdır. Her kim sarih bir küfür kullanırsa küfre girer. Sarih lafzı söyleyenin muradına (niyetine) bakılmaz ve ondan  tevil kabul edilmez. Fakat bu kişi sarih olan lafzın mânâsını bilmiyor veya başka mânâya geldiğini zannediyorsa bu lafız ona göre sarih hükmünde değildir.

Riddeye düşenin derhal düştüğü riddeyi bırakıp İslâm’a girme niyeti taşıyarak Kelime-i Şehadeti söylemesi farzdır. Pişmanlık duyması ve bir daha riddeye düşmemeye niyet etmesi de o kişinin üzerine farzdır. Bunu

İmâm Dumyati zikretmiştir.[1]

[1] İanetu’t-Tâlibîn

Riddeye düşen kişi oruçlu ise orucu; teyemmümlü ise teyemmümü bozulur. Evli ise ve ilk cimadan (gerdeğe girmeden) önce riddeye düşmüşse nikâhı bozulur. Fakat aralarında bir defa bile cima olduktan sonra iddet geçmeden İslâm’a dönerse yeni nikâh yapması şart değildir. Çünkü bu süre içinde tekrar İslâm’a dönerse nikâhı kendine geri döner. Kişi, iddet süresi geçtikten sonra İslâm’a dönerse yeni bir nikâh yapması şarttır. Mürted olan kimsenin nikâhı, Müslüman, Yahudi, Hristiyan veya diğer bayanlara sahîh olmaz.  Kendisine miras düşmez. Kestiği hayvanın eti yenilmez harâmdır. Müslüman olan çocukları onun  mirasından alamaz. Onun cenaze namazını kılmak caiz değildir. Yıkanması ve tekfin edilmesi de farz değildir. Müslümanların mezarlığına defnedilmesi de caiz değildir. Mürted kişi öldüğü zaman malı Müslümanların hizmetinde harcanır.

NOT: İddet; hayız kanı gören bayanın  hayızdan sonraki üç temizlik  dönemi kadar geçen süredir. Hayız kanı görmeyen bayanın iddet süresi üç hicri aydır. Hamile bayanın iddet süresi ise doğum yapana kadardır.

Mürted olanın kestiği hayvanın eti murdardır, harâmdır, yenilmez. Çünkü Dînimizin hükümlerine göre hayvan etinin yenilebilmesi için, Müslüman veya Ehli Kitaptan birinin hayvanın hava, yeme ve içme borusunu keskin bir aletle kesmesi gerekir. Mürted bir kimse tarafından veya makine ile kesilen ya da şoklama esnasında ölen hayvanın  eti harâmdır, yenilmez. 

Allâh-u Teâlâ’nın farz kıldığı namaz, oruç, zekât, Hac ve bunlardan başka diğer farzların eda edilmesi her mükellefin üzerine farzdır.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:[1]

إِنَّ اللهَ فَرَضَ فَرَائِضَ فَل تُضَيِّعُوهَا، وَنَهَى عَنْ أشَْيَاءَ فَل تَنْتَِهِكُوهَا

Anlamı: “Allâh-u Teâlâ bazı şeyleri farz kılmıştır onları (yapmayarak) kaybetmeyiniz ve bazı şeyleri harâm kılmıştır onları yapmayınız.”

Allâh-u Teâlâ’nın emrettiği ibâdetleri, emrettiği şekilde erkânlarına ve şartlarına riâyet edip, farzları bozan şeylerden sakınmak her mükellefin üzerine farzdır. Yapılan ibâdetlerin hareketlerini yapıp, oturup kalkmak yeterli değildir.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:[2]

 رُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِل السَّهَرُ، وَرُبَّ صَائِمٍ لَيس لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِل الْجُوعُ

 وَالْعَطَشُ

Anlamı: “Nice namaza kalkanlar vardır ki, bu kalkışlarından kendilerine yalnızca yorgunluk ve nice oruç tutanlar vardır ki, kendilerine yalnızca açlık ve susuzluk vardır.”

[1] İmâm Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr ve İmâm Beyhakî, es-Sünenu’l-Kubrâ

[2] İmâm İbn-i Hibbân, Sahîh-i İbn-i Hibbân

Allâh-u Teâlâ’nın farz kıldığı farzlardan herhangi birini eda etmeyene (terkeden) veya sahîh olmayacak bir şekilde eda edene, düzgün ve sahîh olacak bir şekilde eda etmesini emretmemiz farzdır. Gücümüz yetmiyorsa, yani zorla ve emirle yaptıramıyorsak o zaman da kalbimizde buna buğz etmek üzerimize farzdır. Yani insanın gücü yetmediği zaman, yapması gereken şey ona kalbinde buğz etmesidir.

Bütün mükelleflerin harâmlardan sakınması farzdır. Günahları yapana, yapmaması için emretmek de mükellef olanın üzerine farzdır. Gücü yeterse zorla, yetmiyorsa diliyle, onu da yapamıyorsa yapılan o harâm ve kötü şeye kalbiyle buğz etmesi mükellefin üzerine farzdır. Günahın men edilmesi daha büyük bir günaha yol açacaksa o zaman men edilmez. Peygamber

Efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:[1]

 مَنْ رَأىَ مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ ِبِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ

 أضَْعَفُ الإِيـمَان

Anlamı: “Sizlerden her kim günah işlendiğini görürse zorla men etsin. Gücü yetmiyorsa diliyle, buna da gücü yetmiyorsa bu günaha kalbiyle buğz etsin. Yapılması gereken şeyin en azı da budur.”

[1] İmâm Müslim, Sahîh-i Müslim

İslâm Dîninden başka bir dîni  dîn edinmek itikadi küfürlerdendir. Kur’ân-ı Kerîm’in bir âyetine dahi inanmayan kimse âlimlerin icmaı ile itikadi küfre düşmüş olur. Âlimlerin icmaı ile Peygamberliği sabit olan Peygamberlerden birisine îmân etmeyen kimse de itikadi küfürdedir. İcma’ ile harâm olan bir şeyin helâl olduğuna, helâl olan bir şeyin de harâm olduğuna itikad etmek de itikadi küfürdendir. Allâh’ı mahlûkatlara benzeten veya Allâh’ın yeri veya yönü olduğuna itikad eden kimse itikadi küfre düşmüş olur.

Kur’ân-ı Kerîm’i çöpe atmak, güneşe ya da puta secde etmek veya Müslümanların  icmaı ile yalnızca kâfirlerden sâdır olan, kâfirlerin, dînlerine göre yaptıkları amellerin aynısını yapmak fiili küfürlerdendir.

Üzerinde Kur’ân’ın veya duaların yazılı olduğu bir muskayı taşımak caizdir. Muskanın içinde âyetler veya dualar bulunmasında ise faydalar vardır.

Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:[1]

﴿ وَننَُزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلّْمُؤْمِنِينَ ﴾

Anlamı: “Allâh, Kur’ân’dan şifalı olan ve mü’mînler için rahmet olan şeyler indirmiştir.”

İmâm Tirmizî’nin rivâyet ettiğine göre sahabe olan Abdullâh İbn-i Ömer şöyle demiştir:[2] “Çocuklarımıza korunmak için Kur’ân’dan âyetler öğretirdik. Buluğ çağına varmamış olan çocuklarımız için de onları (âyetleri) bir kâğıda yazıp, boyunlarına asardık.”

[1] El-İsrâ’ 82

[2] Sünen-i Tirmîzî

Allâh’a, Peygambere veya Peygamberlere, İslâm Dînine veya Kâbe’ye sövmek, Cennet’in kendisi veya nimetleriyle veyahut Cehennem’in azabıyla alay etmek, namazla veya Hac ile alay etmek sözlü küfürlerdendir.

Sözlü küfürden istisna olan şeyler şunlardır: a- Dil sürçmesi. b- Aklın yitirilmesi. c- Başkasının küfrünü nakletmek. d- Öldürülme tehdidi altında olmak.

İmâm Nevevî “El-Minhâc” ve “Ravdat-ut Tâlibîn” adlı kitaplarında zikretmiştir. “El-Minhâc” adlı kitabında şöyle buyuruyor: الرِّدَةُ هِيَ قَطْعُ الإِسْلمِ ِبِنِيَّةٍ أوَْ قَوْلِ كُفْرٍ أوَْ فِعْلٍ سَوَاءٌ قَالَهُ اسْتِهْزَاءً أوَْ عِنَادًا أوَ اِعْتِقَادًا

Anlamı: “Ridde; İslâm Dîninden çıkmaktır. Küfür; niyetle, sözle veya fiille olur. Alay etmek, küçümsemek veya inat etme niyeti de buna dâhildir.”

KURAL

Herhangi söz, fiil ya da itikad içinde Allâh’a, meleklere, Peygamberlere, Cennet’e, İslâm’ın sembollerine hakaret niteliği taşıyorsa veya İslâm Dîniyle alay etmeyi içeriyorsa küfürdür, kişiyi imanından eder. İnsan bu tür şeylerden ne olursa olsun sakınmalıdır.