Muhkem; lugatte, metanet verilmiş, sağlam ve kuvvetli mânâsına gelir. Elmalılı Hamdi Yazır şöyle der: “Muhkem, lugatte bozulmaktan uzak, gerçek ve sağlam demektir.”

Istılahta ise, dil ve anlatım itibariyle te’vîl ve yorum gerektirmeyen, sadece bir mânâya gelen, yahut ifadesi açık olduğu için ne kastedildiği anlaşılan âyetlerdir.  Allâh-u Teâlâ’nın şu âyet-i celilede buyurduğu gibi;

﴿ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ ﴾

Anlamı: “O (Allâh) hiçbir şeye benzemez.”

Müteşâbih; sözlük anlamı itibariyle iki şeyin birbirine karşılıklı ve eşit olarak benzemelerine teşâbuh, benzeyenlerden her birine de müteşâbih denir.

Istılahta ise, neye delâlet ettiği açık bir şekilde anlaşılamayan yahut  lugat açısından çeşitli mânâlara gelebilen ve uygun bir mânâ verebilmek için dikkat ve çaba isteyen âyetlerdir.” 

Allâh-u Teâlâ’nın şu âyet-i celile’de buyurduğu gibi;

﴿ وَهُوَ مَعَكُمْ أيَْنَمَا كُنْتُمْ ﴾

Anlamı: “Nerede olursanız O (Allâh), (İlmiyle) sizinle beraberdir.”

Genel olarak usul uleması müteşâbih âyetleri iki kısma ayırmıştır:

1-Muhkemle mukayese edildiğinde muhtemel mânâsı bilinebilen âyetler. 2-Hakikatini bilmeye imkân olmayan âyetler.

Allâh-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

 ﴿ هُوَ الَّذِي أنَْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أمُُّ الْكِتَابِ وَأخَُرُ مُتَشَاِبِهَاتٌ فَأمََّا  الَّذِينَ فِي قُلُوبِِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُإِل اللهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولوُنَ آمَنَّا ِبِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِل أوُلوُ الألْبَابِ ﴾

Anlamı: “Sana kitabı indiren O’dur. Ondan bir kısım âyetler muhkem olup bunlar kitabın anasıdır (aslıdır). Diğer bir kısım da müteşâbihtirler. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak ve onun te’vîline yeltenmek için onun müteşâbih olanına tâbi olurlar. Hâlbuki onun te’vîlini Allâh’tan başkası bilemez. İlimde derinleşmiş olanlar ise, “Biz ona inandık. Hepsi Rabbimizdendir.” derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilir.”

Başka bir açıklama ile meâli: “Sana kitabı indiren O’dur. Ondan bir kısım âyetler muhkem olup bunlar kitabın anasıdır (aslıdır). Diğer bir kısımda müteşâbihtirler. İşte kalplerinde eğrilik bulununlar, sırf fitne aramak ve onun te’vîline yeltenmek için onun müteşâbih olanına tâbi olurlar. Hâlbuki onun te’vîlini hem Allâh bilir hem de ilimde derinleşmiş olanlar bilip, derler ki; “Biz ona inandık. Hepsi Rabbimizdendir”   Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilir.”

İmâm Zerkeşî te’vîli şöyle tanımlar; “Te’vîl, herhangi bir nassın mânâsını, muhtemel anlamlarından birine yöneltmektir.

Te’vîlin şartları şunlardır:

1-Te’vîle esas alınan mânâ, o lafzın muhtemel bulunduğu ve mecaz yoluyla bile olsa kendisine delâlet ettiği mânâlardan olmalıdır. Te’vîl lafzın muhtemel bulunmadığı ve hiçbir şekilde kendisine delâlet etmediği bir mânâda olursa, makbul değildir.

2-Lafız, te’vîle uygun bir lafız olmalıdır. Mesela, lafız, muhkem ya da müfesser (açıklanması) gibi te’vîle uygun olmayan lafız türünden olursa böyle bir te’vîl sahîh değildir.

3-Te’vîl lafzın zâhir mânâsından alınıp başka mânâya çekilmesine elverişli şer’î bir delile dayanmalıdır. Bu delil bir nass, bir icmâ ve bir kıyas olabilir. Ancak böyle bir delile dayanmayan te’vîl makbul değildir.

4-Te’vîl’in şartlarından biri de yapılan te’vîl’in sarih (mânâsı açık) bir nassa muhalif olmamasıdır. Şâyet yapılan te’vîl, sahîh ve sarih bir nassa ters düşerse, böyle bir te’vîl de fâsittir. Çünkü şartlar tamamlanmamıştır.

İmâm İbn-i Mâce’nin rivâyet ettiğine göre Peygamber Efendimiz, İbn-i Abbâs’a şöyle dua etti: اللَّهُمَّ عَلِّمْهُ الْحِكْمَةَ وَتَأْوِيلَ الْكِتَابِ

Anlamı: “Allâh’ım! ona (İbn-i Abbâs’a) hikmeti ve Kitabın (Kur’ân’ın) te’vîlini öğret.” Bu hadisi ayrıca İmâm Buhârî ve diğer muhaddisler de çeşitli lafızlarla rivâyet etmişlerdir.

Hanbelî mezhebinden olan İmâm İbnu’l Cevzî “Allâh Subhânehu ve 

Teâlâ’nın, Rasûlullâh’ın  bu duasını kabul ettiğinde asla şüphe yoktur” demiştir ve te’vîle karşı çıkanları şiddetle tenkit edip kınadıktan sonra bu konuda uzun uzun mütalaalar yapılmıştır. İbnu’l Cevzî, te’vîli reddedene şöyle dedi: “Bu olayda Peygamber Efendimiz, İbn-i Abbâs’a ya dua etti ya da beddua etti. Muhakkak ki Peygamberimizin, İbn-i Abbâs’a dua ettiği açıktır. O zaman Peygamber Efendimiz’in İbn-i Abbâs hakkındaki duası kabul olunmaz dersen bu doğru değildir. Peygamber Efendimiz’in duası kabul olunur dersen demek ki, “Kur’ân te’vîl edilemez.” üzerine kurulan (bâtıl) mezhebini bırakmış olursun.

İmâm Suyûti ve İmâm İbn-il Cevzî,  İbn-i Abbâs’ın: “Ben ilimde râsîh (derin bilgi sahibi) olanlardan biriyim” dediğini rivâyet etmişlerdir. İmam Mücahit’in de “Ben te’vîl ilmini bilenlerdenim” dediği rivâyet edilmiştir.

Te’vîl iki kısma ayrılır:

1- İcmâlî Te’vîl 2- Tafsilî (Geniş Çaplı) Te’vîl

Ehli Selef’in çoğu icmâlî te’vîl yapmıştır. Allâh’ın sıfatları hakkında takip ettikleri usul ise şöyle olmuştur: Müteşâbihe îmân etmek, bunların cisimlerin sıfatları gibi olmadığına, keyfiyetsiz olduğuna itikad etmek, ilgili ifadelerin Allâh’ın azâmet ve Celâline lâyık olan bir mânâ taşıdığı görüşünü benimseyip herhangi bir açıklama yapmaksızın inanarak, bu gibi (müteşâbih) âyetlere “İcmâli” bir te’vîl getirmişlerdir.

Allâh’a layık olan ve Arap dilinin gereklerine uyan bir takım mânâlar tespit ederek geniş çaplı bir te’vîl yolunu seçmişlerdir. Müteşâbih ifadeleri zahirine hamletmemişlerdir. Nitekim Ehli Selef de zahirine hamletmemiştir. 

Ehli Selef de tafsilî te’vîl yapmıştır. Ehli Selef’in tafsilî bir te’vîle başvurmadığını söylemek yanlıştır. 

Nitekim İmâm Buhârî, Sahîhi Buhârî kitabının “Kur’ân’ın Tefsiri” bölümünde;

﴿ كُلُّ شَىءٍ هَالِكٌ إِل وَجْهَهُ ﴾

Anlamı: “O’nun vechinden başka her şey yok olacaktır.” meâlinde geçen “vechinden başka” ifadesini “Allâh rızası için yapılan amellerden başka” şeklinde te’vîl etmiştir. 

İmam Beyhaki İmam Hâkim’den rivâyet ettiğine göre İmam Ahmed bin Hanbel  “El-Fecr” sûresinin 22. âyetinde geçen  “جَاءَ” yani ‘geldi’ ifadesini 

“Rabbinin sevabı veya Kudretin eseri geldi” şeklinde te’vil yaptığını naklettikten sonra şöyle der: “Bu sözün senedinde hiçbir şüphe yoktur.” Bu sözü İbn-i Kesir, “El-Bideyeh Vel-Nihayeh” adlı kitabında da nakletti.” 

Bu âyetin anlamı nedir? 

Cevap-12: İmâm Razî yukarıda zikredilen âyetin meâli hakkında şöyle der: “Bu âyetten kastedilen anlam; Allâh göktekileri ve yerdekilerin bazılarını hidâyete ulaştırandır. Bu görüş, İbn-i Abbâs ve ekseri ulemanın görüşüdür.” Göktekilerden kasıt, melekler; yerdekilerden kasıt, insan ve cinlerden hidayete ermiş olanlardır.

Aynı şekilde “Allâh, yeryüzünde bulunan bazı kişileri ve göklerde bulunanları îmânın nûruna erdirir.” Mânâsında olduğunu İmâm Beyhakî, Abdullâh bin Abbâs’tan  rivâyet etmiştir.

Bazı âlimler de dedi ki; “gökleri ve yerleri aydınlatan” mânâsındadır.

Ancak bu âyeti “Allâh, göklerin ve yerlerin nûrudur” meâli ile (bu şekilde) vermek sakıncalıdır, çünkü Türkçe dilinde “nûr” kelimesi ışık, aydınlık, parıltı manalarında anlaşılabilir. 

Allâh-u Teâlâ’nın en-Nûr ismi vardır, Allâh hakkında “En-Nûr” denmesi caizdir, ancak Allâh’ın en-Nûr ismini, ışık manasında kullanmak, Allâh’ın hiçbir şeye benzemediği gerçeğine aykırı ve küfürdür. Allâh, her şeyin yaratıcısı olduğu gibi ışığın da yaratıcısı olup, ışık değildir.

Anlamı: “Yoksa siz, gökte olandan emin mi oldunuz….”

Âyette geçen “Gökte olandan” mânâsındaki ibareden maksat nedir?

Cevap-13: Müfessirlerin bir kısmı âyette meâlen geçen  “Gökte olandan” ibaresinin “melekler” olduğunu, bazılarının da  “Allâh’ın Mülkü ve Kudreti göklerdedir” ve bazılarının da “Şanı yüce veya şanı en yüksek olandır”, yani Allâh’ın şânının göklerde olduğu mânâsındadır demişlerdir. İmâm Râzî / Tesfir-i Kebîr