Mekke-i Mükerreme'deki Ziyaret Yerleri ve Mübarek Mekânlar

Mescid-i Haram ve Kâbe
Peygamberimiz’in Doğduğu Ev
Hira Dağı – Nur Dağı ve Mağarası
Sevr Dağı Ve Mağarası
Mescid-i Cirane
Hudeybiye
Mescid-i Şecere
Mescid-i Cin
Cennet’ül Muallâ
Mescid-i Âişe
Cebel-i Rahme
Müzdelife
Minâ
Mescid-i Hayf
Mescid-i Bîa

Mekke-i Mükerreme’de bulunan mübarek mekânların bir kısmı, doğrudan doğruya hac ve umre menâsiki ile alakalı olduğu için kitabın içinde daha evvel yeri geldikçe îzâh edildi. Bunlar; Kâbe-i Muazzama, Mescid-i Haram, Hatim (Hicr-i İsmâil), Hacer-i Esved, Makâm-ı İbrâhîm, Zemzem-i Şerîf, Safâ, Mervê, Arafât, Müzdelife ve Minâ gibi mübarek mahallerdir.

Mekke-i Mükerreme:

Mekke-i Mükerreme, Müslümanların kıblesi olan Kâbe-i Muazzama’nın, yapılan ibadetlere bire yüz bin sevap ihsan edilen Mescid-i Haram’ın bulunduğu, Rasûlullâh Efendimiz’in doğduğu, Nübüvvet ve Risalet verildiği, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinin birçoğunun nâzil olduğu, İslâm âleminin merkezi ve İslâm’ın emirlerinden hac vazifesinin ifâ edildiği mübarek bir şehirdir.

Kabe

Kabe'nin Kapısı

Altınoluk

Hicr-i İsmail

Hicr-i İsmail

Validemiz Hacer ile oğlu İsmâil aleyhisselâmın "Hicr" mevkiine defnedildiği rivâyet edilir.
Hicr: Hatim denilen yerin içidir. Altınoluk tarafından yarım duvarla çevrilmiş yerdir. Burada namaz kılmanın bir sakıncası yoktur, ancak tavaf bunun dışından yapılır.
Hicr-i İsmâil, Kâbe-i Muazzama'nın kuzey cephesinde bulunan bir sahanın ismidir. İbrâhîm'in ﷺ oğlu İsmâil burada yetiştirilip himaye edildiği için de bu isim verilmiştir. Hicr-i İsmâil, 131 cm. yüksekliğinde ve yarım daire biçiminde bir duvarla çevrilidir. Bu duvarla Kâbe-i Muazzama arasında kalan sahaya Hicr-i İsmâil denilir.
Hicr-i İsmâil'in en az üç metresinin Kâbe'den olduğu kesinlik kazandığına ve bu kısım Kâbe duvarının bitişiği olduğuna göre, bu kısımda namaz kılan kimse Kâbe'nin içinde namaz kılmış gibi olur.

Makam-ı İbrâhîm

Makam-ı İbrahim

İbrâhîm Peygamber’in Kâbe’yi inşa ederken, örülen duvarın boyunu aşması üzerine, üstüne çıkıp asansör gibi havaya uçarak inşaatı devam ettirdiği taş olarak bilinmektedir. Bu taş, Kâbe’nin inşâsı esnasında iskele olarak kullanıldığı için, zaman içinde İbrâhîm Peygamber’in ayak izleri oluşmuştur.

Bütün bu ve benzer rivâyetler, o günden bugüne bölgede yaşayan halk tarafından buranın Efendimiz İbrâhîm’in makâmı olarak tanındığını da göstermektedir. Bugün bu taş ve üzerindeki mübarek izler bir camekân içinde muhafaza edilmektedir. Kâbe’nin kapısının olduğu tarafta Kâbe’ye 15.40 metre uzaklıktadır. Hafif sarı ve kırmızı karışımı beyaza yakın bir rengi olan taşın kalınlığı 20 santimetredir. Kenar uzunluklarından biri 38, diğerleri 36’şar santimdir. İbrâhîm Peygamber’in ayak izleri mübarek olduğu için Müslümanlar ziyaret edip bereketlenmektedirler.

Zemzem Kuyusu

Zemzem Kuyusu

Müslümanlarca kutsal sayılan ve asırlardır milyonlarca metreküp su çekilmesine rağmen kaynağı hâlâ tespit edilemeyen zemzem kuyusu hakkında hâlâ bilimsel çalışmalar yapılmaktadır.

İbrâhîm Peygamber, Allâh’ın emri üzerine hanımı Hacer validemizi ve henüz süt emmekte olan oğlu
İsmâil’i bugünkü Zemzem Kuyusu’nun bulunduğu yere bıraktı. O tarihte Mekke’de hiçbir insan yaşamıyordu. İçecek su da yoktu. İbrâhîm Peygamber, hanımı ve oğlu için biraz hurma ve bir miktar da su bırakarak oradan ayrıldı. Yiyecek ve içeceğin bulunmadığı bu ıssız yerde kalmak, validemiz Hacer’e çok zor geldi. Ancak, kendilerini oraya bırakmasını İbrâhîm Peygamber’e Allâh emrettiğine göre bunu düşünmek yersizdi. Çünkü rızkı veren Allâh, elbette kendilerinin durumunu da görüyordu.

Bir müddet sonra İbrâhîm Peygamber’in bıraktığı su bitti. İsmâil ağlamaya, su istemeye başladı. Annesi ne yapacağını şaşırdı. Süt yok ki emzirsin, su yok ki içirsin. İsmâil’in ağlamalarına daha fazla dayanamadı. Safâ Tepesine çıktı. Birini görebilmek ümidiyle sağa sola baktı. Kimseyi göremeyince de Safâ ile Merve arasında koşmaya başladı. Yedinci defa Merve’ye çıktığında bir ses işitti. Zemzem Kuyusunun yanında Cebrail meleği gördü. Cebrail kanadıyla (bir rivâyette ayağıyla) yeri kazıyordu. Nihayet su göründü. Validemiz Hacer buna çok sevindi. Suyun aktığını görünce, “Dur, dur” anlamında “Zem zem” dedi ve su akmasın diye önünü kesti, havuz gibi yaptı. Bir taraftan da testisini dolduruyordu. Suyu aldıkça yerinde kaynıyordu. Testisi dolduktan sonra sudan içti ve İsmâil’i emzirmeye başladı. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde bu hakikati meâlen şöyle beyan buyurur: “Allâh, İsmâil’in annesi Hacer’e rahmet etsin. O, Zemzem’i kendi haline bıraksaydı veya avuçlamasaydı; muhakkak Zemzem akar, bir ırmak olurdu.” (İmam Buharî/Sahih-i Buharî)

Bir diğer hadiste de meâlen: “Zemzem ne niyetle içilirse ona şifa olur.” buyrulmuştur. (İmam Ahmed/El-Musned)

İmam Taberânî’nin rivâyet ettiğine göre Peygamber Efendimiz mübarek ağzına su alıp çalkadıktan sonra zemzem kuyusuna püskürttü. Böylece zemzem suyunun bereketinin üzerine bereket katılmış oldu.

Haceru’l Esved (Siyah Taş)

Haceru'l Esved (Siyah Taş)

El-Hacer’ul Esved, Kâbe'nin doğu köşesinde, yerden 1,5 metre yükseklikte gümüşten bir mahfaza içinde muhafaza edilen yaklaşık 30 cm çapında siyah renkte bir taştır. Hacer, kelime olarak Arapça’da taş demektir. El-Hacer’ul-Esved “Siyah taş” anlamına gelir. Cennet'ten indirildiği ve zaman içinde renginin değiştiği, Allâh Rasûlü'nün ibret dolu ifadelerinde meâlen şöyle anlatılmaktadır: "El-Hacer’ul-Esved, Cennet’ten indi. İndiği vakit rengi sütten beyazdı. Onu, insanların günahları kararttı." (İmam Ahmed/El-Musned) Cennet’ten indirildiğinde Allâh onun nurunu örtmüş. Eğer örtülmemiş olsaydı doğu ile batı arasını aydınlatırdı. Aynı şekilde bembeyazdı ama kâfirlerin ellerini sürekli sürmesi neticesinde kararmıştır. Bu hususiyetlerinden ötürüdür ki El-Hacer’ul-Esved'e, en saadetli taş mânâsında "Hacer’ul-Es'ad" da denilmiştir.  Evet, o en saadetli taştır. Zîrâ o bu özelliklerinin yanında, pek çok Peygamberin el ve dudaklarının da değdiği bir taştır. Efendimiz'in dudaklarından buseler, el ve yanaklarından izler taşıyan bir yakuttur. Ona taş diyoruz; ama bu onu başka bir kelimeyle ifâde edemediğimiz içindir. Onun mâhiyetini ifadeye daha uygun bir kelime bulunmuş olsaydı o kullanılırdı. Bu, şeâire saygı ve bir edep meselesidir. Kimseye zarar vermeyecek şekilde ona ulaşıp öpmek müstehaptır. Ancak izdiham olursa ona ulaşmak için Müslümanlara zarar vermek haramdır.

Peygamber Efendimiz’in Doğduğu Ev

Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz, milâdi 20 Nisan 571 tarihine isâbet eden Rabîu-l Evvel ayının 12. Pazartesi gecesi tan yeri ağarırken Mekke’de, şu an kütüphane olarak kullanılan evde dünyayı şereflendirdi.

Rasûlullâh’ın doğduğu, birçok harikulâde hâdisenin cereyan ettiği o mübarek mekânı ziyaret etmek ve O’na salât-u selâm okumak elbette rahmet ve şefaate vesile olacaktır.

Hira Dağı – Nur Dağı Ve Mağarası

Hira Dağı – Nur Dağı Ve Mağarası

Gâr-ı Hira: Mescid-i Haram’a 5 km mesafede Mescid-i Haram’ın kuzey doğusunda Cebel-i Nur’un zirvesindedir. Mağaranın uzunluğu 3m, genişliği 1,30m, yüksekliği 2m dir.

Peygamberimiz küçük yaştan itibaren bu mağaraya gidip orada kavminin haksızca tapmış oldukları putları düşünürdü. Kendi elleriyle yapmış oldukları putları nasıl İlâh sanıp, onlara ibadet ediyorlardı? Peygamberimiz, kalbinde Allâh’a imanın aslı var olduğu için onların inancını reddediyordu. 39 yaşında sadık rüyalar görmeye başladı. Son 6 ayda tamamen şehirden, evlerden ve insanlardan uzak bu mağarada tefekkür ile meşgul oluyordu.  Milâdî 610 yılının 17. Ramadan’ında Hira mağarasında iken Cibril-i Emîn ilk vahyi getirmişti. Cebrâil, “Oku!” dedi. Peygamber Efendimiz ماَ أناَ بِقاَرِئٍ (Ben okuma bilmem) dedi. Cebrâil tekrar “Oku” dedi. Peygamber Efendimiz ماَ أناَ بِقاَرِئٍ (Ben okuma bilmem) dedi.
3 defa tekrarlandıktan sonra Cebrâil  “Oku, Rabbi’nin ismi ile, O Rabbin ki insanı bir alaktan yarattı. Oku, o Kere nihâyet olmayan Rabbin’dir. Kalem ile öğreten de… O, insana bilmediği şeyleri öğretti.” meâlindeki Kur’an-ı Kerim’in ilk inen âyetlerini okudu. Bu suretle Resulullâh Efendimiz, Peygamberlikle vazifelendirilmiş oldu. Bu vahiy de Gâr-ı Hira’da gelmiş oldu.

Sevr Dağı Ve Mağarası

Sevr Dağı ve Mağarası

Mescid-i Haram’ın güney cephesinde, takriben 4 km uzaklıkta, Arafât yolu üzerindedir. Dağın eteği ile zirvesi 458m, takriben 1,5 saatte yaya çıkılabilen bir mesafedir.

Peygamberimiz, Ebû Bekir ile hicrette bu mağaraya girerek 3 gece kaldılar. Mağaraya önce Ebû Bekir girerek zararlı bir şey olup olmadığına bakmış, sonra da Resulullâh Efendimiz girmiştir.

Müşrikler mağaraya yaklaştıkları zaman, onların ayakları görülüyordu. Efendimiz Ebû Bekir dedi ki: “Yâ Resulallâh, başlarını eğseler bizi görürler.” Peygamberimiz ise dedi ki, “لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا (Yâ Ebu Bekr,)Üzülme Allâh bizimle beraberdir.” Yani Allâh bize yardım eder, bizi korur. Kesinlikle Allâh zatıyla bizimle beraberdir anlamında değildir. Çünkü Allâh mekândan münezzeh olup, mekânlara ihtiyacı yoktur.

Bu mağarada üç mûcize sudur etmiştir. Ebu Bekir’in ayağını yılan sokmuş, Resulullâh Efendimiz mübarek ağız suyunu sürmüş, o anda acısı geçip, şifa bulmuştur. Onlar içeri girdikten sonra Allâh’ın emriyle mağaranın ağzına örümcekler ağ örmüş ve güvercinler yuva yapmışlardır. Müşrikler mağaranın önüne kadar gelmişler, içlerinden biri aramak istemiş, Umeyye Bin Halef ona “Orada ne işin var, aklını mı yitirdin? Orada
Muhammed doğmadan örümcekler ağını germiş, kuşlar yuva yapmış” deyince mağaraya girmekten vazgeçtiler.

Cebel-i Ebî Kubeys

Safâ tepesinin üzerinde 120m yükseklikte şerefli bir dağdır. Tarihte birçok hâdiseler cereyan etmiştir. Hacer-i Es’ad bu dağın zirvesinde muhâfaza edilmiş; Şakkul Kamer (Ay’ın ikiye ayrılma) mucizesi burada tahakkuk etmiş; İbrahim aleyhisselâm, en meşhur kavle göre, bu dağın zirvesinden insanları hacca davet etmiştir.

Âdem aleyhisselâm vefat edince buraya defnedilmiş; Peygamber Efendimiz burada namaz kılmış; namaz kıldığı arsaya mescid binâ edilmişti. Bilâl-i Habeşî Mekke’nin fethinde burada ezan okumuştur.

Mescid-i Şecere

Mescid-i Şecere

Mescid-i Cin’in hizasında bir mesciddir.

Peygamber Efendimiz bir müşrikle karşılaştı ve ona mealen dedi ki: “Seni hayırlı bir amele davet edeyim mi?” Müşrik, nedir diye sordu. Efendimiz mealen, “Allâh’tan başka İlâh olmadığına ve benim Allâh’ın Rasûlü olduğuma şehadet etmen.” dedi. Müşrik ise, “Senin Allâh’ın Rasûlü olduğuna kim şahitlik eder?” diye sordu. Vadinin dibinde bir ağaç vardı.
Peygamber Efendimiz o ağaca işaret ederek müşrike mealen dedi ki; “Şu ağacı gördün mü? O şahitlik ederse iman eder misin?” Müşrik, “Evet, iman ederim” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz ağacı çağırdı, ağaç dallarını budaklarını sürükleyerek yerleri kazarak Efendimizin huzuruna geldi. Efendimiz mealen “Benim Allâh’ın Rasûlü olduğuma şehadet eder misin?” diye sordu. Ağaç; “Şahadet ederim ki sen Allâh’ın Rasûlüsün” dedi. O müşrik bunu duyunca Kelime-i Şahadet getirerek Müslüman oldu. O ağacın bulunduğu ve bu mucizenin tahakkuk ettiği yere mescid yapıldı.

Mescid-i Cin

Mescid-i Cin

Peygamber Efendimiz,  hem insanların hem de cinlerin Peygamberidir. Hicretten üç yıl evvel İslâm'ı tebliğ için gittiği Tâif şehrinden dönüşünde, Mekke'de Batn-ı Nahle denilen yerde sabah namazını kılmıştı. Bir grup cin (7 cin) burada Peygamberimizin okuduğu Kur'ân'ı dinlemiş ve Müslüman olmuştu. Cinlerin Kur'ân'ı dinleyip Müslüman oldukları, Cin sûresinin 1-16. âyetlerinde bildirilmiştir. Peygamberimizin namaz kılıp Kur'ân okuduğu, cinlerin Kur'ân'ı dinleyip Müslüman olduğu yerde bir mescid yapılmış ve bu mescide Cin Mescidi denilmiştir.

Cennet’ül Muallâ

Cennet’ül Muallâ

Harem-i Şerîf’in yaklaşık iki kilometre kuzeyinde olan bir kabristanlıktır. Burada mü’minlerin annesi Haticetü’l Kübra’nın mübarek kabirleri, sahâbe-i kiram, tâbiin ve sâlihinden birçok kimsenin kabirleri vardır. Abdullâh b. Zübeyir, Ebû Bekr’in büyük kızları Esmâ, yine Ebû Bekr’in oğlu Abdurrahmân, Abdullâh b. Ömer, Osman b. Talha gibi sahâbe-i kirâmın büyüklerinden birçok zatların kabirleri de buradadır.

Validemiz Hatice; hicretten üç yıl kadar önce vefât etmiş, kabrine bizzat Peygamberimiz indirmiş ve vefâtına çok üzülmüştür. Zira Hatice validemiz, Peygamberimize bayanların arasında ilk iman etmiş, en büyük maddî ve mânevî destekçisi olmuş, Peygamberimizin yedi çocuğunun altısı Hatice validemizden doğmuştur.

Hatice vâlidemizin açık kerameti olarak rivâyet edilir ki; herhangi bir kadın, bir şeyi yapmaktan âciz kalıp da onun türbesine gidip, O’nu vesile kılarak Allâh’tan yardım talep etse Allâh’ın izniyle maksadına ulaşarak döner.

Mescid-i Âişe

Mescid-i Âişe

Harem-i Şerif’e 6 km mesafede, Medîne tarafından harem hududu olan Ten’îm’dedir. Âişe validemiz vedâ haccında Peygamberimizle beraber haccetti. Özrü sebebiyle umre yapamamıştı. Peygamber Efendimiz’e Medîne’ye dönecekleri zaman dedi ki; “Yâ Rasûlallâh insanlar hac ve umre ile dönüyor, ben ise umreden mahrum oldum.” Peygamber Efendimiz, onu Âişe validemizin kardeşi Abdurrahmân ile beraber umre yapmak için Ten’îm’e gönderdiler. Ve orada ihrama girip iki rekât ihram namazı kıldılar. Bunun için orada yapılan mescide, Mescid-i Âişe ismi verilmiştir.

Mescid-i Cirane

Mescid-i Cirane

Bu mescid-i şerif Mekke-i Mükerreme ile Tâif arasındadır. Peygamber Efendimiz, hicretin sekizinci yılında vuku bulan Huneyn Harbi’nin ganimetlerini burada taksim buyurmuşlardı. Aynı senenin Zilkadeh ayının on ikinci Çarşamba günü burada ihrama girerek umre vazifesini icra etmiştir.

Hudeybiye

Hudeybiye

Harem hudutları haricinde, Mescid-i Haram’a 22 km, şu an Şümeys diye isimlendirilen yerdir. Bi’atu’r Rıdvan, Hudeybiye musalahası (Barış antlaşması) burada yapılmıştır. Peygamberimiz, Hicretin 6. yılında 1400 kadar ashabı ile umre yapmak üzere buraya kadar geldiler. Kureyşliler oradan ileri gitmelerine mani oldu.
Peygamberimiz, Kureyşlilerle görüşmek üzere Efendimiz Osman’ı gönderdi. Efendimiz Osman’ın şehit edildiği haberi geldi. Müslümanlar Şecere-i Rıdvan altında müşriklerle son demlerine kadar harb etmeye biat ettiler. Bu biata “Biat-ı Rıdvan” diye isim verildi. Efendimiz Osman salimen döndü. Kureyşliler sulh isteğini arz etti ve sulh yapıldı. Kurbanlar ve saçlar kesilerek umre yapılmadan dönüldü.

Hudeybiye’de Rasûlullâh susuz bir kuyunun başına vararak dua buyurmuş ve o kuyudan bir mucize olarak su çıkmıştır. Ashab-ı Kiram hem kendi ihtiyaçlarını hem de bineklerinin ihtiyaçlarını gidermişlerdir. Yine hiç su kalmadığı bir zaman Peygamber Efendimiz mübarek elini bir kap içindeki suya soktu, iki parmak arasından bir pınar çıktı. Bu su ile 1400 kişi ihtiyacını görmüştür.

Arafat (Cebel-i Rahme)

Cebel-i Rahme: Âdem'in ﷺ, yeryüzüne indikten ve Kâbe’nin inşâsını tamamladıktan sonra Havvâ vâlidemizle buluştukları mübarek mevkidir.

Peygamber Efendimiz Arefe Günü öğle ile ikindiyi Mescid-i Nemre’de kılmış, Cebel-i Rahme’nin eteğinde Mescid-i Sahrat’ın bulunduğu arsaya gelmiş, arafat vakfesini orada yapmıştır.

Mescid-i Sahrat; Cebel-i Rahme’ye çıkarken sağ tarafa düşen, yarım metre civârında bir duvar ile çevrili kıble tarafına uzunluğu 13m, genişliği 8m civarında olan yerdir.

Peygamberimiz vedâ hutbesini burada îrâd buyurmuşlardır.

Müzdelife

Arafât ile Minâ arasında, Harem sınırları içerisinde, müzdelife vakfesinin yapıldığı mukaddes yerdir.

Müzdelife; izdilaftan yakınlık ve toplanmak manasına gelir. Müzdelife, Âdem Peygamber ile Havva vâlidemizin Arafât’tan sonra zifaf oldukları (buluştukları) yerdir. “Meşari Harâm” da denir.

Müzdelife’de Güzah dağının yanında Mescid-i Meşar-i Haram (Mescid-i Âdem) isminde bir mübarek Mescid vardır. Minâ’da şeytanı taşlamak için buradan taş toplanır.

Minâ (Şeytan Taşlama Yeri̇)

Mina, Mekke-i Mükerreme’nin doğusunda, Sabır dağı ile Mürselat dağı arasındadır. Beytullâh’a 6 km uzaklıktadır.

Minâ, Harem hudutları içerisinde olup, İbrâhîm Peygamber’in şeytanı taşladığı, oğlu İsmail’e bedel olarak koç kestiği, Mescid-i Hayf’ın bulunduğu, Ensar ile birinci ve ikinci Akabe biatlarının yapıldığı, veda haccı esnasında En-Nasr Sûresi’nin nâzil olduğu, teşrik günlerinde Rasulullâh Efendimizin gecelediği ve Mürselat Sûresi’nin nâzil olduğu mübarek bir mekândır. Arafât’a giderken Yevm-i Terviyede bir gün, şeytan taşlama günlerinde üç gece Minâ’da kalmak sünnettir.

Mescid-i Hayf

Minâ dağının güneyinde, küçük şeytanın taşlandığı yere yakın, Peygamber Efendimizin ve birçok peygamberin namaz kıldıkları yerdir.

Mescid-i Hayf’da çadır şeklindeki kubbenin altında Peygamber Efendimizin çadırı mevcut idi.

Bu kubbenin altında 400 Peygamberin medfun bulunduğu hakkında riyavetler bulunmaktadır. Bunun için bu kubbeye Kubbetü’l Enbiya’ denir. Mescid-i Hayf gayet mübarek ve mukaddes bir mekân olduğu için burada çokça ibâdet yapılmalıdır.

Mescid-i Bîa

Birinci ve ikinci Akabe bîatının yapıldığı mübarek mescittir. Mina’dan Mekke-i Mükerreme’ye gelirken sağ tarafta büyük şeytana takriben 300 m mesafede Osmanlı yapısı küçük bir mesciddir.

Birinci Akabe bîatı Peygamberimizin nübüvvetinin 12. senesinde hac niyetiyle Medîne’den gelen Evs ve Hazrec kabilelerinden 12 kişi ile yapıldı. Bir sene sonra yine hac mevsiminde 73 erkek 2 kadın olmak üzere 75 kişi ile bîat yapılmış, bu bîata ‘Bîa’tül Akabe’tül Kübrâ’ denmiştir. Bu iki bîata katılan kişilerin hepsi Müslüman olup, bîatı yapmışlardır.

Medîne-i Münevvere’deki Ziyaret Yerleri ve Mübarek Mekânlar

Mescid-i Nebevi
Kabr-i Saadet
Cennet-ül Bâki’
Kubâ Mescidi
Ömer Mescidi
Ebu Bekir Mescidi
Mescid-i Kıbleteyn
Cuma Mescidi
Gamame Mescidi
Uhud
Hendek
Mikat Mescidi
Bedir Şehitleri ve Kuyuları

Mescid-i Nebevî

Kabr-i Saadet

Peygamber Efendimizin ﷺ, Mescid-i Nebevî'nin içerisinde, Yeşil Kubbe'nin hızasında bulunan mübarek kabridir. Hemen yanında Ebû Bekr Efendimiz ve onun yanında da Ömer Efendimizin kabri bulunmaktadır.

Cennet-ül Bâki’  

Medîne-i Münevvere'nin mezarlığıdır. Bu mübarek kabristanda Peygamber Efendimizin amcası Efendimiz Abbas, torunu Efendimiz Hasan, damadı ve üçüncü halife Efendimiz Osman-ı Zinnureyn, halası Efendimiz Safiye, çocuğu Efendimiz İbrahim, kızı Rukayye,
Fatıma ve mübarek hanımları başta olmak üzere sahabe ve tabiundan birçok zevat medfundur.

Bu kabristandaki türbeler ve mezar taşları, Medîne-i Münevvere Osmanlı idaresinden çıktıktan sonra yıktırılmıştır. Şimdi etrafı duvarlarla çevrili olan bu kabristan bir tarla görünümündedir. Kıble yönüne göre Mescid-i Nebevî'nin solunda, hemen yan tarafındadır.

Mescid–i Haram tarafındaki girişte hemen sağ tarafta belli belirsiz iki mezardan birisi Fatımatü’z Zehra validemize aitken, solundaki ise Efendimizin amcası Abbas’a aittir. Hemen doğusunda ise Ali’nin oğlu Hüseyin, Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin, Zeynel Abidin’in oğlu Muhammed Bakır ve onun oğlu Caferi Sadık’ın kabirleri vardır.

Efendimizin kızları Zeyneb, Rukayye ve Ümmü Gülsüm’ün kabirleri ise Abbas’ın kabrinin sonunda yer almaktadır. Peygamber Efendimiz’in kızlarına ait mezarların sol kısmında yani kuzeyinde ise Âişe, Sıddıka, Hafsa, Sevde, Zeyneb Binti Cahş, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Cuveyriye ve Safiye validemiz medfun bulunmaktadır. Bunların solundaki iki dikdörtgeni andıran bölümde ise Efendimizin sütkardeşi Süfyan b. Harise ve Ali’nin kardeşi Akil yatmaktadır.

Giriş kapısının önündeki patikayı takip edip, mezarlığın ortasına vardığımızda diğer mezarlara göre çevrilmiş ve piriketlerle dikdörtgen bir mezarı gösteren yapı ise,  Osman b. Affân Efendimize aittir. Solundaki yani kuzeyindeki yolun solunda yer alan yerde ise Peygamber Efendimizin sütannesi Halime–i Sa’diyye validemiz medfundur.

Giriş kapısının solunda ise Abdulmuttalib’in kızları yani Efendimizin halaları Safiye, Atika ve Ümmü Benûn yer almaktadır. Az ilerisinde iki yol ayrımında ise Şeyhu’l Kurrâ Nâfi ve Mâlikî Mezhebi’nin kurucusu İmam Mâlik medfundur. Daha ilerisinde (doğusunda) ise Efendimizin 18 aylıkken vefat eden oğlu İbrahim yatmaktadır.

Kubâ Mescidi

Peygamber Efendimiz, Mekke'den Medîne'ye hicretleri esnasında, Medîne'ye 5 km. mesafede bulunan Kuba'da birkaç gün kalmıştı. Bu süre içinde Peygamberimiz orada bir mescid inşa etti ve burada namaz kıldı. Kur'ân-ı Kerim'de takva üzere yapıldığı bildirilen ve İslâm âleminde cemaatle namaz kılınmak için yapılan ilk mescid budur. Kuba Mescidini ziyaret etmek ve burada iki rekât namaz kılmak müstehaptır. Bu mescidin ziyareti ile ilgili olarak Peygamber Efendimiz mealen şöyle buyurmaktadır: "Kim evinde güzelce temizlenip abdest aldıktan sonra, başka maksatla değil de sadece namaz kılmak için Kuba Mescidi’ne giderse umre sevabı alır." Peygamber Efendimiz sağlığında, Cumartesi günleri Kuba Mescidini ziyaret eder ve burada namaz kılardı.

Mescid-i Ömer 

Gamame mescidinin 105 adım sol ön kısmındadır. Mescid-i Nebevî’den 530 adım uzaklıktadır. Efendimiz Ömer’in evi burası olup, devlet reisliğini bu mescidin olduğu yerden (evinden) yapmıştır.

Mescid-i Ebu Bekr

Gamame mescidinin 20 adım sağ arka kısmındadır. Mescid-i Nebevî'den 445 adım uzaklıktadır. Giriş kapısının üzerinde Osmanlı Tuğrasını görmek mümkündür.

Mescid-i Kıbleteyn

Efendimizin ilk yıllarında namazlar, Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksa'ya doğru kılınıyordu. Peygamber Efendimiz Kıble'nin Kâbe olmasını, yani namazların Kâbe'ye dönülerek kılınmasını çok arzu ediyor ve bu konuda Allâh'tan gelecek emri bekliyordu. Hicretten 18 ay kadar sonra Şaban Ayı’nın 15. günü (Berat Kandilinde) Peygamber Efendimiz’e, aşağıda meali verilen Âyet-i Kerîme indi:
“...Seni elbette, hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. O halde hemen Mescid-i Haram'a (Kâbe'ye) doğru dön. (Ey mü'minler) siz de nerede olursanız olun, (namazda) oraya doğru dönün.”

Cuma Mescidi

Peygamber Efendimiz’in Medîne’ye gelirken durduğu Rânunâ denilen yerde, öğle namazı vakti gelmişti. Burada yanında bulunanlarla birlikte Cuma namazı kıldı ve hutbe okudu. Peygamberimizin ilk defa kıldığı Cuma namazı budur. İlk okuduğu hutbe de burada okuduğu hutbedir. Şimdi bu yerde "Mescid-i Cuma" adıyla büyük bir cami bulunmaktadır.

Gamame Mescidi

Medîne'de Rasulullâh'ın istiska (yağmur isteme) namazı kıldığı ve namaz biter bitmez yağmurun yağmaya başladığı bölgede sonradan yaptırılan mescidin adı Gamame Mescidi'dir.

Peygamber Efendimiz’in bayram namazlarını kıldırdığı yerlerden biridir.

Efendimiz, Gamame Mescidi’nin bulunduğu yerde bayram namazlarını kıldırmadan önce, bayram namazlarını burada kıldırmıştır.

Uhud Dağı

Uhud Mezarlığı

Okçular Tepesi

Medîne’de ziyaret edilecek en önemli yerlerden biri de, Medîne’nin 5 km. kuzeyinde yer alan Uhud’dur. Bedir Savaşı’ndan sonra yapılan ikinci büyük savaş burada vuku bulmuştur. Bedir’de bozguna uğrayan müşrikler, intikam almak üzere çıkmışlardı bu savaşa.

Uhud Savaşı’nda Rasûlullâh, Abdullâh b. Cubeyr komutasında bir okçu birliğini, stratejik önemi bulunan bir boğazın yamacına yerleştirmiş ve onlara mealen, “Bizim onları yendiğimizi görseniz bile yerinizden ayrılmayın! Yenildiğimizi görseniz dahi bize yardıma koşmayın!” diye sıkı sıkı tembihlemişti. Buna rağmen, müşriklerin yenilgiye uğradığını gören bu okçuların birçoğu “Ganimet! Ganimet!” diye bağırmaya başlamışlar, Abdullâh b. Cubeyr, onlara Peygamber Efendimiz’in emrini hatırlatmışsa da dinlemeyip savaş meydanına inmişlerdi. Arkadan dolanan düşman süvari birliğince etrafı sarılan sahabe, iki taraftan da sıkıştırılarak büyük kayıplara uğramıştı.

Peygamber Efendimiz’in, bu okçu birliğine kesinlikle yerlerini terk etmemeleri direktifini vermesine rağmen, onların çoğu, ganimet sevdasıyla, her şeyin bittiğini, maksadın hâsıl olduğunu zannederek bu emri ihlal etmişler, kazanılmış bir zaferin kaçırılmasına, yetmiş kişinin şehit olmasına sebep olmuşlardır. Oysa komutanları Abdullâh ile birlikte yerlerinde sebat eden okçular ise, “Biz Allâh’ın Rasûlü’ne itaat edip, yerlerimizde durur, onun emrini terk etmeyiz.” diyerek emre itaati, ahireti ve şehitliği tercih etmişlerdir.

İşte Uhud, sahabe için büyük bir imtihan, büyük bir dersti. Peygamber Efendimiz bu savaşta yaralanmış, mübarek dişi kırılmıştı. Komutanlarıyla birlikte sebat eden bu şehitlerin yanı sıra, Peygamber Efendimiz’in amcası olan Hamza’nın şehit edilişi, Mekkeli zengin bir ailenin çocuğu olan ve Peygamber Efendimiz tarafından Medîne’ye muallim olarak görevlendirilen Mus’ab b. Umeyr’in orada şehit olduktan sonra vücudunu baştan aşağıya kadar örtecek bir örtünün dahi bulunmaması Uhud’un acı hatıralarındandır.

Ve bütün bu acı hatıralara rağmen Peygamber Efendimiz: “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u” diyerek düşman saldırılarından dolayı çıktığı ve adeta bir şahsiyet gibi gördüğü bu kayalık dağa vefa gösteriyor, cansız varlıklarla dahi bir tür sevgi-hürmet ilişkisi kuruyordu.

Uhud dağına Müslümanların gözünde ayrı bir özellik kazandıran husus, Allâh Rasûlü’nün zikrettiğimiz hadis-i şerifleri ile Müslümanların Uhud savaşında bu dağa sığınmış olmalarıdır. Diğer taraftan Peygamber Efendimizin amcası ve İslâm ordusunun en yiğit kahramanlarından Efendimiz Hamza ve diğer Uhud şehitleri, Uhud şehitliğinde medfun bulunmaktadır.

Allâh Rasûlü, Uhud şehitlerini ziyaret ederdi. Efendimiz özellikle Cuma gecesinde Uhud’da şehit olan amcası Efendimiz Hamza’yı sık sık ziyaret eder, dualarda bulunurdu.

Bir gün Peygamber Efendimiz Uhud dağına çıktığında Ebu Bekir, Ömer ve Osman peşine gittiler. Oradayken dağ titremeye başlayınca Peygamber Efendimiz dağa hitap ederek mealen şöyle buyurdu: “Sakin ol Ey Uhud! Senin üstünde bir Peygamber, bir sıddık ve iki şehit bulunmaktadır.” Burada Peygamber Efendimizin bir mucizesi hâsıl olmuştur. O da, Ömer ve Osman’ın şehit olacaklarını bildirmiş olmasıdır.

Hendek

Kureyş, Hayber, Gatafan, Fezare ve Esed Oğulları gibi müşrik, Yahudi ve münafık gruplardan oluşan ve sayıları on bini bulan müttefik kuvvetlere karşı yapıldığı için “Ahzâb Savaşı”; Selman-i Fârisî’nin İran tecrübesiyle getirdiği teklif sonucu Medîne’nin etrafına kazılan hendekten dolayı da “Hendek Savaşı” diye anılan bu savaş, Hicretin 5. yılında meydana gelmiştir. Bir süvarinin geçemeyeceği derinlik ve genişlikte kazılan, Medîne’nin hurmalıklarla kaplı bulunmayan cephesini çevreleyen ve hayli uzun olan bu hendeğin kazılması birkaç hafta sürmüş, Peygamber Efendimiz de, ashabıyla beraber üstü başı toprak oluncaya kadar hendek kazmıştır. Hendek’ten çıkartılan toprak, Müslümanlar için siper olduğundan, ne karşıdan bir at geçebilmiş, ne atılan oklar isabet edebilmişti. Seksenli yıllara kadar bu hendekten bazı kesitler mevcut iken, maalesef günümüze kadar korunmamış ve üzerine asfalt dökülmüştür.

Müslümanlar'a Yüce Allâh’ın yardımının somut bir şekilde ulaştığı yerlerden biri de bugün Yedi Mescitler olarak bilinen mescitlerin bulunduğu bu bölgedir. Hendek savaşının yapıldığı yerde Peygamber Efendimiz ve ileri gelen sahabîlerin namaz kıldıkları, dua ettikleri noktalara bu küçük mescitler yapılmıştır. Günümüzde birkaç tanesi hariç diğerleri kaldırılmış bulunmaktadır. Bunun yerine bu alana büyük bir cami yapılmıştır.

Yedi Mescidler

El-Fetih Mescidi

Selman-ı Farisi Mescidi

Hendek savaşının yapıldığı bölgede birbirine yakın küçük küçük yedi mescid bulunmaktadır. Bunlara "Yedi Mescidler" denir. Medîne’ye gelenler tarafından buraların da ziyaret edilmesi âdet haline gelmiştir. Rivayetlere göre
Peygamber Efendimiz’in, Çarşamba gününde öğle namazını El-Fetih Mescidinde kıldıktan sonra duada bulunduğu ve Allâh-u Teâlâ’nın da O’nun duasını kabul ettiği bir yerdir.

Mikat Mescidi

Medîne’den umre veya hac yapacakların mikat yeri Zülhuleyfe’dir. Allâh Rasûlü de umre ve hac yapmak için Medîne’den ayrılırken burada ihrama girip namaz kılmıştır. Burası, Medîne’den 8 km. uzaklıkta ve Medîne-Mekke otoyolunun sağ tarafındadır. Otoyoldan mescide bir çıkış vardır.

Allâh Rasûlü’nün namaz kılıp ihrama girdiği bu yere daha sonra mescit yapılmış ve bu mescid de tarih boyunca pek çok yenileme ve genişletme faaliyetlerine sahne olmuştur. Resulûllah, burada bir Semura ağacının altında namaz kıldığı için buradaki mescide Mescid-i Şecere de denmiştir. Diğer adları ise Mescid-i Zil-Huleyfe, Mescîd-i Mîkat ve Mescid-i Êbâr-ı Alî’dir.

Bedir Şehitleri ve Kuyuları

Bedir kenti; Medîne'nin 120 km güneybatısında kalan, Kızıldeniz'e 20 km mesafede bir kasaba idi. Mekke ve Medîne arasından geçen kervanlar buradan Suriye'ye kadar giderdi.

Bedir Savaşı, Müslümanlar ve Kureyşli müşrikler arasında yapılmış olan ilk savaştır. Bu savaş Müslümanlar ve Kureyşliler arasında olmasına rağmen, İslâmiyet açısından oldukça önemlidir. Müslümanların buradan zaferle ayrılması, İslâmiyet'in yayılmasında önemli bir etkendir. Bedir savaşçıları “Ashab-ı Bedir” ya da “Bedriyyun” olarak bilinen kişiler, Peygamber Efendimiz Muhammed’in sahabîleri içinde oldukça kıymetlidir. Bu zafer, İslâm câmiası açısından temellerin sağlam olmasına yardımcı olmuştur. Peygamber Efendimiz savaş öncesinde secdeye kapanarak, "Ey Allâh'ım şu küçük ordu eriyip giderse, yeryüzünde sana ibâdet edecek kimse kalmayacaktır." demiştir. Bu savaştan elde edilen kazançları şu şekilde sıralayabiliriz:

Bu savaşın Müslümanlar açısından manevi etkisi oldukça fazladır. Bu zaferle Efendimiz Muhammed'in nüfuzu oldukça artmıştır. Müslüman olmak isteyenlerin sayısında artış olmuştur.

Medîneliler’den putperest olanlar da bu zaferle birlikte İslâm'ı kabul etmeye başlamıştır.

Bedir Savaşı sonunda Peygamber Efendimiz Muhammed'in esirler ve elde edilen ganimet hakkındaki kararları, İslâm savaş hukukunun temellerini atmıştır.

Bedir Savaşı’nda yenilen Mekkelilerin Arabistan'daki itibarları sarsılmıştır.

Kureyşliler savaş sonrası intikam alma duygularından dolayı yeni planlar yapmaya başlamışlardır.

Medîne'de bulunan Yahûdîler, Kureyşlilere yardım ettiklerinden, Müslümanlar ile aralarındaki anlaşma bozulmuştur. Bu yüzden Yahudi kabilesi Beni Kaynuka, Müslümanlar tarafından kuşatılmış ve göç etmeye zorlanmıştır.

Bedir kuyuları ve Şam ticaret yollarının idaresi Müslümanların eline geçmiştir. Savaştaki bir kısım Mekkeli esir, okuma yazma bilmeyen Medînelilere bunu öğreterek serbest kalmıştır.

Yorum Yapın

Yapılan Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış