ZARÛRİ OLAN İTİKÂD BİLGİLERİ

Her mükellefin, İslâm dîni üzere olması, bu dinde daima sebat etmesi ve üzerine farz olan hükümlerin yükümlülüğünü üstlenmesi farzdır.

Mükellef olanın, kelime-i şehâdeti her hâlükârda bilmesi, ona inanması ve kâfir ise anında söylemesi farzdır. Müslümanın da namazlarında Kelime-i Şehâdeti söylemesi vaciptir.

Kelime-i Şehâdet:

أَشْهَدُ‭ ‬أَنْ‭ ‬لَا‭ ‬إِلٰهَ‭ ‬إِلَّا‭ ‬اللهُ‭ ‬وَأَشْهَدُ‭ ‬أَنَّ‭ ‬مُحَمَّدًا‭ ‬عَبْدُهُ‭ ‬وَرَسُولُهُ

“Şehâdet ederim ki Allâh’tan başka İlâh yoktur ve şehâdet ederim ki Muhammed Allâh’ın kulu ve rasûlüdür.”

Şehâdetin Birinci Kısmının Mânâsı:

Biliyorum, kalbimle inanıyor ve dilimle itirâf ediyorum ki, ibâdeti hak eden sâdece Allâh’tır. O; El-Vâhid, El-Ehad, El-Evvel, El-Kadîm, El-Hayy, El-Kayyûm, Ed-Dâim, El-Ĥâlik, Er-Râzik, El-Âlim, El-Kadîr ve dilediğini yapandır.

Allâh’ın dilediği olur, dilemediği ise olmaz. O’nun koruması olmadan günahlardan korunulamaz ve O’nun yardımı olmadan, tâatte bulunulamaz.

Allâh, kendisine layık kâmil sıfatlarla mevsuf olup, O’nun hakkında noksanlık sayılan bütün sıfatlardan münezzehtir.

“Allâh hiçbir şeye benzemez; O, İşiten ve Görendir” Kadîm (başlangıçsız) olan O’dur, O’ndan başka her şeyin başlangıcı vardır. Yaratan O’dur; O’ndan başka her şey yaratılmıştır. Dolayısıyla var olan her şey, yani bütün hacimler ve ameller; gerek zerreden Arş’a kadar olan cisimler, gerekse kulların bütün hareketleri, durgunlukları, niyetleri ve havatırı Allâh’ın yaratmasıyla meydana gelmektedir. Bunları, Allâh’tan başka hiç kimse yaratmamıştır; ne tabîat ne de illet. Bilakis bunlar da, Allâh’ın dilemesi, kudreti, takdîri ve ezelî olan ilmiyle var olmuştur.

Yüce Rabbimiz buyurdu ki:

﴿‭ ‬وَخَلَقَ‭ ‬كُلَّ‭ ‬شَىءٍ‭ ‬﴾

El-Furkân Sûresi 2

Mânâsı: “Allâh her şeyi yaratmıştır.”

Yâni Allâh, her şeyi yoktan var etmiştir. Bu anlamda “خَلْق” (yaratmak) kelimesi Allâh’tan başkasına isnat edilemez.

Allâh-u Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmuştur:

﴿‭ ‬هَلْ‭ ‬مِنْ‭ ‬خَالِقٍ‭ ‬غَيْرُ‭ ‬اللهِ‭ ‬﴾

Fâtır Sûresi 3

Mânâsı: “Allâh’tan başka yaratıcı mı var!”

İmâm Nesefî şöyle buyurmuştur: “Eğer bir insan cama bir taşla vurup camı kırarsa; vurma, kırma ve kırılma Allâh-u Teâlâ’nın yaratmasıyladır.” Çünkü kul sadece kesb eder, yaratmak ise Allâh’a hastır.

Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

﴿لَهَا‭ ‬مَا‭ ‬كَسَبَتْ‭ ‬وَعَلَيْهَا‭ ‬مَا‭ ‬اكْتَسَبَتْ﴾

El-Bakarah Sûresi 286

Mânâsı: “Kişinin kesb ettiği hayırlar onun lehinedir (faydasınadır), kesb ettiği kötü ameller de onun aleyhinedir (ona zarar verir).”

Allâh’ın Kelâm’ı, diğer sıfatları gibi başlangıçsızdır. Çünkü Allâh-u Teâlâ’nın zâtı, sıfatları ve fiili yaratılmışların zâtına, sıfatlarına ve fiillerine benzemez. Allâh, zalimlerin söylediklerinden kesinlikle yüce ve münezzehtir. 

Şimdiye kadar zikredilenlerden özetle anlaşılıyor ki; Allâh’ın, Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hadîs-i Şerîf’lerde, lâfzen veya mana olarak çokça zikredilen 14 sıfatı vardır. Bunlar:

اَلْوُجُودُ el-Vucûd; اَلْوَحْدَانِيَّةُ el-Vahdâniyyeh; اَلقِدَمُ el-Kıdem; اَلْبَقَاءُ el-Bekâ‘; اَلْقِيَامُ‭ ‬بِالنَّفْسِ el-Kiyâmu Bi’n-Nefs;‭ ‬اَلْقُدْرَةُ‭ ‬el-Kudrah; اَلاِرَادَةُ el-İrâdeh; اَلْعِلْمُ el-İlm;‭ ‬اَلسَّمْعُel-Sem’;‭ ‬اَلْبَصَرُel-Bašar; اَلْحَيَاةُ el-Hayât; ‭ ‬اَلْكَلامُel-Kelâm;

 الْمُخَالَفَةُ‭ ‬لِلْحَوَادِثِ el-Muĥâlefetu Li’l-Havâdis;اَلتَّكْوِينُ‭ ‬ et-Tekvîn.

İşte bu sıfatlar, dîni naslarda çokça zikredildiği için âlimler bu sıfatların bilinmesinin farz-ı ayn olduğunu bildirdiler. Allâh’ın zatının ezelî olması, sıfatlarının da ezelî olmasını gerektirir. Zira sıfatların sonradan var olması, zâtın da sonradan var olmasını gerektirir.

Şehâdetin İkinci Kısmının Mânâsı: 

“Ve şehâdet ederim ki Muhammed Allâh’ın kulu ve rasûlüdür” lâfzının manası: Kalbimle bilip inanıyorum ve dilimle itirâf ediyorum ki, Kureyş kabilesinden olan Muhammed Bin Abdullâh Bin Abdulmuttalib Bin Hâşim Bin Abdümenâf , Allâh’ın kulu ve tüm insanlara ve cinlere gönderdiği rasûlüdür. Bununla birlikte onun Mekke’de doğduğuna, orada ikâmet etmekteyken kendisine peygamberliğin geldiğine, Medîne’ye hicret ettiğine ve orada defnedildiğine inanılmalıdır. Ayrıca bu şehâdete inanmak Efendimiz’in bildirdiği ve Allâh’tan tebliğ ettiği şeylerin hepsinde sâdık (doğru sözlü) olduğuna inanmayı da içerir. 

Efendimizin   bildirdiklerinden bazıları şunlardır: 

Kabir azâbı ve nimeti, Münker ve Nekîr adlı meleklerin sorgusu, Diriliş, Haşr, Kıyâmet, Hesap, Sevap, Azap, Mîzan, Cehennem, Sırat Köprüsü, Havuz, Şefâat, Cennet, Allâh-u Teâlâ’yı Âhiret’te göz ile keyfiyetsiz, mekânsız ve yönsüz yani yaratılmış olanın görülmesi gibi olmaksızın görmek, Cennet’te ve Cehennem’de ebedî kalınması, Kıyâmet alâmetlerinin gerçekleşmesi.

(Kıyâmet alâmetlerinden bazıları da şunlardır: Deccâl, Dâbbetu’l Ard, Ye’cûc ve Me’cûc’un çıkması, Îsâ’nın ž gökten inmesi ve güneşin batıdan doğması.)

Allâh’ın meleklerine, rasûllerine, kitaplarına, kaderin hayrına ve şerrine, Efendimiz Muhammed’in  peygamberlerin sonuncusu ve tüm Âdemoğlunun efendisi olduğuna inanmak.

Allâh’ın peygamberlerinin her birinin doğruluk, güvenilirlik ve zeki olma sıfatlarıyla vasıflı olduklarına îmân etmek de farzdır. Dolayısıyla onlar hakkında yalan, hıyanet, rezalet, sefahat (hikmet dışı davranmak), anlama kıtlığı, korkaklık ve İslâm davetinin kendilerinden kabul edilmesinden uzaklaştıran her şey imkânsızdır. Ayrıca onlar, kendilerine vahiy gelmeden önce de sonra da küfürden, büyük günahlardan ve kıymet düşüren küçük günahlardan korunmuşlardır. Ancak Peygamberlerin bunların dışındaki (kıymet düşürücü olmayan) küçük günahlara düşmeleri mümkündür. Fakat o küçük günahta kendilerine başkaları tâbi olmadan, hemen tövbe etmeleri için uyarılırlar. 

Bundan anlaşılıyor ki Yûsuf peygamberin çirkin fiilleri yapan kardeşlerine peygamberlik verilmemiştir. Bunlar Yûsuf peygamberin Bünyamin dışındaki kardeşleridir. Kendilerine Peygamberlik verilen “El-Esbât” ise bunların zürriyetinden gelenlerdir.

Peygamberlerin mucizeleri haktır. Evliyânın kerâmetleri de haktır. Bu kerâmetler, aynı zamanda o evliyânın, ümmetinden oldukları peygamberin mucizesidir. 

Peygamberler, meleklerin başkanlarından daha üstündür; meleklerin başkanları, insanların velîlerinden daha üstündür; insanların velîleri ise başkan olmayan meleklerden daha üstündür. Bir peygamber bütün velîlerden daha üstündür. 

Sahâbîlerin en fazîletlisi Ebû Bekir Sıddîk’tir, sonra Ömer-ul Fârûk, sonra Osmân Zinnûreyn, sonra Aliyyu’l Murtadâ ve ondan sonra Cennet’le müjdelenen Aşere-i Mübeşşere’nin kalanları; Talhâ, Zubeyr, Sa’d, Saîd, Abdurahmân Bin Avf ve Ebû Ubeydeh ibnu’l Cerrâh’tır. Onlardan sonra ise sırasıyla Bedir ehli, Uhud ehli ve Peygamberimize Hudeybiye’de Rıdvân biatını edenlerdir.



Yorum Yapın

Yapılan Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış